oy kızıldere…

1972 31 Mart’ı. Tokat-Niksar’ın bugün belde olan Kızıldere köyü. 2 THKO ve 8 THKP-C militanı, başlarında Cihan Alptekin’le Mahir Çayan, kuşatma altındadırlar.


1972 31 Mart’ı. Tokat-Niksar’ın bugün belde olan Kızıldere köyü. 2 THKO ve 8 THKP-C militanı, başlarında Cihan Alptekin’le Mahir Çayan, kuşatma altındadırlar. Tokat merkezde bile tanklar dolaşmaktadır. Havanlar, ağır makineliler, keskin nişancılar, ordu birlikleri, kontrgerillacılar...tümü oradadırlar. Kuşatma ağırdır. On kişi ve karşılarında binlerce silahlı vardır.
Kızıldere’ye Ünye’den, Radar Üssü’nden iki İngiliz ve bir Kanadalı asker teknisyeni alıp gelmişlerdir. Açıklamışlardır: “Bırakın Denizleri, bırakalım elimizdekileri!”

Karadeniz’e yolculuk
Aslında niyet, Ünye’den yabancı ekserlerle birlikte Kızıldere’ye gelmek değildir. En son olarak, zorunluluktan iki İngilizle Kanadalı kaçırılmıştır.
Yoksa, tünel kazıp İstanbul Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçtıklarından beri sürekli arayış içinde olmuşlardır. THKO’nun kazmaya başlayıp sonra ortaklaştırılan Maltepe Tüneli’nden ilk çıkışta başlamıştır “terslikler”. Yanlış anlamaydı ya da başka bir şey, bir gün önce beklenmişlerdir tünelin çıkışında; ama tam çıktıklarında gelen giden olmamıştır. Ortada kalmışlardır. “İçeri”yle ilişkiyi sağlayanların başında sonradan Mahir’e karşı bayrak açıp örgüt dışı kalanlar vardır ve tünelden başlayarak bir daha “dikiş tutmamıştır”.
“Dışarı” çıkanlar zordadırlar. Tanıdıklarına ve sonra örgütlü ilişkilere ulaşmaları hiç kolay olmamıştır. Ve dönemin Başbakan Yardımcısı emekli Subay Sadi Koçaş’ın düğmesine bastığı “Balyoz Harekatı”nın sıcaklığının geçmediği dönemdir. Üstüne, “kaçaklar”a yönelik yoğun aramalar, “vur” emirleri binmiştir. Ve yurtdışına çıkma, doğru deyişle bırakıp kaçma önerileri devrimci olanlarca reddedilince, ortada bırakıp çekip gidenler kumanda ettikleri ilişkileri de kapatmışlardır. THKO’nunsa, önemli bir grubu tünel çıkışından az önce yakalanmış ve İstanbul’daki örgütlülüğün hemen hemen sonuna gelinmiştir.
Bu sıkışıklıkta Mahir, Cihan ve arkadaşları; Ulaş, Ömer, diğerleri, şöyle rahat rahat bir etraflarına bakınma şansına bile sahip olamamışlardır. Üstelik bir de Mahir’in önünde bir zorunluluk daha vardır. Örgütte ayrılık oluşmuştur ve Mahir sağcı öneri, yaklaşım ve tutumlar karşısında kendi sol perspektifini açıklayan “Kesintisiz Devrim” broşürünün üçüncü ve son bölümünü kaleme almaktadır.
Oysa daha tünelden çıkmadan, “içeride”yken kararlaştırmışlardır. Cihan, “hangi örgütten kaçar kişi çıkacak?” tartışmalarına, “Biz canımızı kurtarmak için değil, faşizme karşı direniş için eylem yapıyoruz” diyerek nokta koyarken, tek hedefi vardır: Denizleri kurtaracak büyük bir eylem. “Dışarı”ya bunun için çıkılmıştır. Denizlerin serbest bırakılmalarını sağlayacak büyüklük ve etkide bir eylem. Elçilikler, konsolosluklar sair “hedefler” daha “içerideyken” konuşulmuş ve tercih, hep bir büyük resepsiyon sırasına denk düşürme olmuştur.
Ancak gün geçtikçe İstanbul dar gelmeye başlamıştır. Barınmak zorlaşmış, kalacak yer sıkıntısı baş göstermiştir. Koşulları zorlamamak için üzerinde fikir birliği oluşmuş ve düşünülen “hedefler”in bolluğu da dikkate alınarak, Ankara’ya gitmek kararlaştırılmıştır. Makarna kolilerinin arkasında, bir kapalı kamyon kasasında militanlar Ankara’ya geçmişlerdir.
Ankara’da tiyatro binalarına varıncaya kadar bütün imkanlar zorlanmıştır. Bir yandan araştırmalar sürdürülürken, bir yandan gizlice barınma sorunu çözülmeye uğraşılmıştır.
Kısa sürede görülmüştür ki, İstanbul dar gelirken, Ankara da hiç “geniş” değildir. Burada, hem THKO’nun hem “Cephe”nin belirli bir örgütlülüğü vardır; ama dardır. Giderek kalınan evler zorunlu olarak terk edildiğinde, az sonra polis tarafından basılmaya başlanmıştır. O kadar ki, birkaç kez polis, terk edilmiş evlerde yarım bırakılmış ve henüz soğumamış çay bardaklarına ulaşmıştır.
Ve geriye, hemen sadece “Cephe”nin Karadeniz örgütlülüğünün olanakları kalmıştır, değerlendirilebilecek. Sonunda, Karadeniz’e doğru zorunlu yolculuk başlamıştır. Sonra Ünye’ye gidilmiştir. Sonra Kızıldere’ye…

‘Kahramanlık çağı’ kapanıyor
Dönem “kahramanlık dönemi”dir. Bu dönemle birlikte “kahramanlık çağı” kapanmıştır. Elbette bundan böyle de kahramanlar çıkacaktır. Birkaç sene içinde çıkmaya başlamıştır da. Ama kapanmıştır. Artık, “kahramanlar” belki isimsiz kahramanlar olacaktır, ama illa ki peşlerinden kitleleri sürükleyenler olacaklardır. Yani... Yani, bundan böyle kahramanlar kitleler olacaktır, sömürülen ve ezilen kitleler... Ve artık tarihi de onlar yazacaklardır.
‘68’in peşinden gelecek dönemlerden farkı ise belki gecikmiş bir kahramanlık dönemi oluşudur. Özellikle gençlik kitlelerinin içinden, kuşkusuz belirgin özellikleriyle sivrilip öne fırlayan Deniz, kuşkusuz Denizler, kitle hareketinin doruğuna yükseldiği 15-16 Haziran ‘70’ten başlayarak düşüşe geçmesinin de kolaylaştırmasıyla, ama belirgin olarak doğrusunun inandırıcı/ikna edici biçimde geçmişine ve o günkü eylemine güvenilebilecek hiç kimse tarafından söylenmediği koşullarda, tek seçenek olduğunu düşünerek giriştikleri kahramanca eylemleriyle ileriye atılmışlardır. Öylesine atılmışlardır, öylesine atılgan, girişken, içten, samimi devrimcilerdir; öylesine kendileri için hiçbir şey istememiş ve öylesine bir adanmışlıkla halka bağlanmışlardır ki, bir festivalin içinden çıkıp gelmiş düğün alayı gibi yürüyüp gitmişlerdir.
Festival ya da şenlik ‘68’dir. Olanca başkaldırısı ve boyun eğmezliğiyle, olanca hak arayışı ve kitleselliği ile... Türkiye’yi bir bayram yerine çevirmiştir. Gençliği kapsamakla kalmayan, ama en iyi, en diri, en çok yönlü ve yetenekli olanlarını başına geçiren hareket, işçi sınıfı saflarına ve köylülüğe yayılmıştır. Denizlerinki bir halk hareketi olmuştur. Sömürülüp ezilen herkesin içinde kendisini bulabildiği bir harekettir. Denizler, o nedenle ve kuşkusuz halkın en iyi evlatları oldukları için bağırlara basılmıştır. Halkın o geniş ve güvenilir bağrına… O nedenle binlerce çocuğa isimleri verilmiş, o nedenle efsaneleştirilmişlerdir. Deniz, Mahir, Cihan, İnan, Sinan, Ulaş… İşte o festivalden, o bayram yerinden yürüyüp gelen düğün alayı; evet, ordu değil alay olmuştur müfrezelerle; ama her biri cenaze törenlerini, darağaçlarını bile düğüne dönüştürmeyi başarmıştır.

Büyük final yaklaşıyor
Kızıldere, işte bu alayın müfrezelerinden birinin finalidir. Büyük final değildir, ama ona giden yolda, atılmasından kaçınılmayan, kaçınılamayacak adımın atılışıdır. ‘68’in finaline yaklaşılmasıdır. Birkaç adım kalmasıdır.
“Dışarıda”ki devrimci için; evet, Deniz, Yusuf, Hüseyin “ipin altında”yken rahat etmek, durup oturmak yoktu, olmazdı. Elinden bir şeyler gelen yapacaktı. Yapılmadan olamazdı. Böyle olsa devrimci kalınamazdı. Öyle yaşanamazdı. Deniz, Yusuf, Hüseyin’e biçilen idam cezası ve darağacına çıkmaya zorlanmaları, o günlerde, devrimle karşı devrim arasındaki hesaplaşmanın düğümlenme noktasıydı. Kimin kime gücü yeterseydi! Güçler çok dengesizdi. Ama zamanlar vardır ki, güç hesapları geçersizleşir. Bile bile sonuna kadar gidilir. Önce Kızıldere’ye gidilmiş, sonra Kızıldere’de gidilmiştir.

‘Öyle bir eylem yapılmalı ki!..’
Mamak Askeri Cezaevi’nde, Kızıldere, radyodan duyulmuş ve “Eyvah!” denmiştir. Deniz, “Cihan’ı iyi tanırım, bu işe nasıl ‘tamam’ dedi, anlamıyorum” diye hayıflanmıştır, haber ilk duyulduğunda. Militanlar Kızıldere’de kuşatıldıklarında... Çünkü elde deney vardır. Dört Amerikalı kaçırıldığında istek kabul edilmemiştir. İsrail İstanbul Başkonsolosu Elrom kaçırıldığında da... Hem Mamak’ta hem İstanbul Maltepe’de çok önceden konuşulmuştur: “Öyle bir eylem yapılmalıdır ki, kendisini kabul ettirmelidir”, “Öyle bir eylem olmalıdır ki, ‘hayır olmaz, isteğinizi kabul etmiyoruz’ denmesin.” Oysa, Mamak’ta THKO’lular anlamışlardır ki, bu eylem o düşünülen eylem değildir. Anlaşılmıştır ki, “bu eylemle olmaz”. Kızıldere’de zaten baştan bilinmektedir olmayacağı. “Belki, küçük bir ihtimal” diye düşünülmüştür. “Ama hiç olmazsa, olmaz” diye de düşünülmüştür. “Hesaplaşmanın düğümüne el atmadan, bize yaşamak haram” düşüncesi tartışmasız kabul edilmiş ve uygulanmıştır.

Teslimiyete başkaldırı
Evet, Kızıldere dayanışmadır. Kızıldere’ye giden yolun taşları, içtenlik ve samimiyetle yoldaşlara ve halka adanmışlık ve bağlılıkla ve kuşkusuz dayanışmayla döşenmiştir. Ama sadece dayanışma değildir Kızıldere ve Kızıldere’ye giden yol. Emperyalizme ve gericiliğe başkaldırıdır. Devrimcilerin alınıp götürülecek olmasına da, teslimiyete de, can bedendeyken ve elden yapılacak şeyler gelirken “kader”in kabullenilmesine de başkaldırıdır. Devrim ve devrimciliktir.

Kuşatma başlıyor
Finale ilk temelli adım Nurhak olmuştur. Orada da amaç, hesaplaşmaya müdahale etmektir. Kızıldere’yse, tünelle birlikte finale doğru atılan bir adımın daha zorlanmasıdır. Elden gelenin arda konmamasıdır.
Ve kuşatma tamamlanıp etraf görünür olunca kuşatmacılar daha fazla beklememişlerdir. İki İngiliz ve bir Kanadalıdan çoktan vazgeçilmiştir. “Basit askerler” diye düşünülmüştür. Ve önce yine keskin nişancılar başlamıştır atışlarına. Önce köy evinin çatısındaki devrimciler isabet almaya başlamışlar, ardından makinelilerle yoğun tarama ve havan atışları gelmiştir. Bir kişi bir havan mermisiyle çöken samanlığın altında kalmış ve on gözünü budaktan esirgemez devrimci militan ölümsüzlüğe koşmuştur. Arkalarından ağıtlar yakılmıştır.
Finale yaklaşılırken son adımlar, akim kalan Jandarma Genel Komutanı’nın kaçırılma teşebbüsü ve ardından THKO sempatizanlarınca THY uçağının kaçırılmasıdır. Kimse yerinde duramamıştır. Ancak yine de, o günkü hesaplaşmanın kaybedilmesine varılmıştır.

Yeni Denizler mutlaka çıkacaktır
Final, Denizlerin en önde yürüyenleriyle gelmiştir. Deniz, Yusuf, Hüseyin kendilerini yargılayanları yargılamayı sürdürmüş ve son anlarında da yukarıdan bakmışlardır onlara. Deniz, finalde, Türkiye ‘68’inin coşku dolu perspektifini tüm özlemiyle özetlemiştir: “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler!”
Öyle bir final ki, ölümüne koşulmuştur. Öyle ki özet, yürünecek yolu göstermek üzere, tamamen doğru yapılmıştır.
Öylesine bir final ki, ipi en önce o göğüslemiştir. Ve ardından iki sevgili can yoldaşı…
İp hızlı göğüslenmiş, dönem finali gerçekleşmiştir. “Kahramanlar çağı”nın sonu olmuştur. “Kahramanlar çağı” bitmiştir. Ama derlenip dürülmemiştir bayraklar. Sonrasında, artık Türkiye’de açılan, en önde işçilerin, kitlelerin eserlerinin örgütleneceği, yazılıp okunacağı çağdır. Şimdi yeni Denizler bu kavganın içinden, ama mutlaka çıkacaktır.
Mustafa Yalçıner
www.evrensel.net