doğruları söylemek üzerine…

Doğruyu mu yoksa her doğruyu mu söylemek? İşte bütün mesele!Zor şıklar Son zamanlarda kimi insanların başarılı ya da mutlu olma çetelesinde ‘olmazsa olmaz’ şu sözcükleri okuyoruz artık: “Doğru yerde ve doğru zamanda...”


Doğruyu mu yoksa her doğruyu mu söylemek? İşte bütün mesele!
Zor şıklar Son zamanlarda kimi insanların başarılı ya da mutlu olma çetelesinde ‘olmazsa olmaz’ şu sözcükleri okuyoruz artık: “Doğru yerde ve doğru zamanda...” Bazen “Doğru insanla” koşulu da ekleniyor. “Yer” ve “zaman”la birlikte bir de “insan” ögesine yeterince dikkat ve özen gerektiği açıkça belirtiliyor. Doğru ile yetinmeyip sözünü “Doğru dürüst”le pekiştiren de az değildir.
***
Doğru olmak, yalandan uzak durmak, bilindiği gibi çocuk yaşımızdan itibaren aile içinde, okulda öğütlenir. Dinsel açıdan da desteklenir. “Doğrunun yardımcısı Allah’tır” diyen bir atasözümüz de vardır. Toplumda anlamlı olan “Doğruluk dost kapısı” sözü de bu bağlamda algılanabilir. Çünkü doğru olan kişiyi herkes dost bilir; herkes ona koşar, deniyor açıklamada.
***
Gelgelelim şu atasözleri (*) de bize aittir.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!” Neden acaba?..
“Doğru söyleyenin tepesi delik olur!” Çünkü sözünün kimselere dokunup dokunmayacağını düşünmeden ‘doğruları söyleyen’ kişinin tepesi, durup dururken kazandığı düşmanlarca vura vura delinir.
“Doğruluk minarede kalmış (ama onun da içi eğri)!” Dünyada doğru kimse kalmamıştır. Doğru sandığımız binde bir kişi de içinden eğridir; dıştan göründüğü gibi değildir.
“Doğru söyleyenin bir ayağı üzengide olmalı!” Çünkü bu doğru sözlü kişi bulunduğu yerden ayrılmaya (doğrusu kaçmaya) hazır olmalıdır. Bundan sonra sevilmeyen, istenmeyen kişi olarak artık orada barınamayacaktır.
“Doğru söz katarından belli olur!” Bir sözün doğru olup olmadığı gelişinden, tutarlı olup olmamasından anlaşılır.
“Doğru söz acıdır!” Neden ki? Dostun iyisi belli ki ‘doğru bildiği’ sözleri söyleyecektir.
“Doğru söz yemin istemez” dese de bir atasözümüz, buna pek katılamıyorum. Çünkü Anadolu insanı nedense doğru, bilinen bir şeyden söz ederken bile ‘elinde olmadan’ yemin billah edip and içer. İçirtirler zahir. Kendisinin inandırıcılığından ümidini kestiği için (mi) “Allah seni inandırsın”dan geçerek “Kuran, Mushaf üzerine” yeminler… Şimdi burada “Anam avradım olsun”dan başlayanlara boş verelim, sonu gelmez çünkü. Sanıyorum Türkçede üretilmiş ant, yemin kadar küfür ve ilenme de başka dillerde pek yoktur. Bu arada bir şey dikkatimi çekmişti: Ülkemizin iyice Batı kesiminde yaşayan yurttaşlarımızın konuşmasında, Doğu bölgemizde kullanıldığı kadar öyle yakası açık yeminlere rastlanmıyor.
***
Oradan buradan…
“Bir Türk dünyaya bedeldir” sözü gibi, ilkokullarda hep bir ağızdan söylediğimiz “Türküm doğruyum…” da bize aittir. “Kim ölmüş yalan söylemekten?” de… “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” türküsünün kahramanı da bizdendir. “Eğri oturalım doğru konuşalım” diyen de, “Doğru olmak (söylemek) sana mı kalmış” diye dayılanan da... Eyüp sabrı gösteren de, Doğrucu Davut da bu toprağın çocuklarıdır...
Bin yıldır halkına doğru söylemediği, onları aldatıp sömürdüğü, olmadık yolsuzluk yaptığı için (mi) “Devletin malı deniz, yeneyen domuz” gibi, tuhaf bir öç alma duygusunu dışa vuran söz de bu topraklarda üretilmiştir.
***
“Doğru” da “yalan” da köken itibariyle Türkçedir. (**)
Doğru, (togru / toğra / toğru ) ‘doğmak’tan doğru. (Kök anlamı: doğmuş, ortaya çıkmış, belli bir yükselişe varmış, eğri olmayan. Anlam genişlemesiyle: düz, eğrinin karşıtı, bir ucundan öteki ucuna değin yönü değişmeyen) s.194.
Yalan, ‘yalgan’dan (yalamakla ilgili) g sesinin düşmesiyle yalan… Yal’dan (yalatmak, yutturmak) s.720.
***
Şimdi de Montaigne’e kulak verelim
Büyük Fransız aydınlanmacısı Montaigne (1533-1591) Türkçede çok okunan yazarlardandır. Ünlü ve tek kitabı olan Denemeler’inden bazı sözlerini ödünç aldık okurlar için.
“Doğruyu hangi elde görsem sevinçle karşılar; uzaktan kokusunu alır almaz silâhlarımı atar, teslim olurum.(…) Zararıma da olsa eleştirmeciye uysal davranmalıyım ki beni her zaman serbestçe uyarsın, kendimi düzeltmeme yardım etsin. Doğrusu çağdaşlarımı böyle bir işten yana çekmek kolay değil. Düzeltilmek herkesin ağrına gittiği için kimse kimseyi düzeltmeyi göze alamıyor. Düşüncesini saklayarak konuşuyor çokları.”
Yaklaşık 500 yıl önce, onuru ve vicdanı arasında sıkışıp kalan ‘doğru dürüst’ insanlar da tanımış olan Montaigne; “Her şerefli insan, vicdanını yitirmektense şerefini yitirmeyi tercih eder” diye yazıyor.
Söz yine Montaigne ustada: “Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki, yanlış da gelmesin.”
“Herkese doğru söylemek, kişinin öncelikle kendisine doğru söylemesiyle başlar.” “İnsandır, yeri geldiğinde doğru söylemekten sıvışan.” (Denemeler, Çev: Sabahattin Eyuboğlu. Cem Yayınevi, İstanbul 1970.)
***
Doğrudan uzak yaşayanlar…
Sadece son yarım yüzyılın siyaset sahnemize armağan ettiği figürleri gözden geçirdiğimizde ‘doğruluk, iyilik ve güzellik’ adına nasıl yoz, kısır ve umut kırıcı yüzlerle karşılaştığımızı bir daha anımsıyor ve ne yazık ki, “kime dert yanacağımızı bilemeden” kahrolup gidiyoruz.
Utanma duygusunu yitirmiş; halkının demokratik hayata lâyık olduğuna hiç inanmamış bu kişilerin hiçbir zaman doğru da söylemeyeceği doğal sayılmalıdır. Sadece kendisine gerektiğinde demokrasi nutku atanlar, bir gün halkı kandırmak için genel doğrulardan söz etme fırsatı bulsa da, onların üstünde bu değerler hep eğreti duracaktır.
***
“Yalan söylüyorsun!” suçlaması büyük olasılıkla ciddi bir kavgayı başlatacaktır. Derken öfkeli adam henüz ağzından çıkmamış cümleyi değiştirerek yeniden savuruyor karşısındakine: “Doğru söylemiyorsun!” Sonunda taraflar yatıştırılıyor. Kimilerinin de o kadar “yalancılığa” karşı tepkisi olsun artık…
***
Şimdi başa dönüyorum.
Yıllar önce bir yerde okumuştum. Kimin söylediği de yazılı değildi. Sık sık dilime takılır, birçok arkadaşımla yeri geldiğinde paylaşırım. “Her doğruyu söylemek zorunda değilsin; söylediklerin doğru olsun.”
Sahiden her doğruyu söylemek marifet midir? Ya da bundan kaçınmak oportünizm midir?
Günlük hayatımızda, insan ilişkilerinde duyulan, öğrenilen, tanık olunan onca söz ve edimin olay halinde bizde yaşayan halleri var ki… Bunları, tut ki doğruluk adına, yerli yersiz zaman ve mekânda anlatmanın ne anlamı vardır? Bu anlatmadan bir tarafın, bazen birçok tarafın incineceği, hatta zarar göreceği bile söz konusu olacaksa… Az şey midir, azımsanacak bir değer midir, yeri gelince bir dostumuzun, tanıdığımızın, muhatabımızın bize anlattığının doğruluğuna inanmamız… Böylelikle anlatılması, duyurulup yaşama geçirilmesi gerekli toplumsal doğrulara da sıra gelecektir, diye düşünüyorum.
Söyledikleri doğru olanlara selam!

(*) Atasözleri Sözlüğü, Ömer Asım Aksoy (1898-1993), s.244-245. İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1988.
(**) Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, İsmet Zeki Eyuboğlu (1925-2003), Sosyal Yayınlar, (Yöneten: Enver Aytekin (1927-1999). İkinci baskı, 782 sayfa, 16.5 X 24. İstanbul 1991.
evrensel olmak - Remzi İnanç
www.evrensel.net