KİRVEME MEKTUPLAR

  • Kirvem,Benim aklım ermez ama, kendi konularında hayli mürekkep yalamış kimi ekonomistlerin ifadelerine göre, bir zamanlar cepleri doğru dürüst “peseta” görmediğinden kellim ucuz şarap lıkırlayıp bayat “paella”ya talim ederken, daha sonraları...


    Kirvem,
    Benim aklım ermez ama, kendi konularında hayli mürekkep yalamış kimi ekonomistlerin ifadelerine göre, bir zamanlar cepleri doğru dürüst “peseta” görmediğinden kellim ucuz şarap lıkırlayıp bayat “paella”ya talim ederken, daha sonraları “milli hassasiyet” gibi ne idüğü belli olmayan “nümero”lara yatmayıp ya da “bölünüp parçalanma” hezeyanlarını iplemeyip, bunun tam aksine bir davranış sergileyip böylece “kural”, “nizam” ve “intizam”ları önceden belirlenen bir “oyun”un içinde saf tutup, dolayısıyla burunlarına dayatılan sürü sepet “kriter”, “şart-şurt” u sessiz sedasız, mırın kırın etmeden, hakeme kızıp su koyuvermeden, kısacası “oyunun kuralları”nı çiğnemeden terfi ettikleri “Küffar Kulübü” sayesinde delik ceplerinin yanı sıra kırmızı meşinden yapılmış minik yağlı para keseleri de “Euro”yla az-buçuk tanışınca, gari “Al Allah malını zapt eyle deli kulunu” misali neredeyse tümüyle feleklerini şaşırıp, azgın siyah boğalara daha çok meydan okuyup “arena”ları eskisinden beter vaziyette kan gölüne çeviren “patates dinli” İspanyolların, “Evropa Birliği”ne girdikten sonra iki yakalarının bir araya gelmesiyle ekonomileri düzelirken, keza aynı zamanda da yolları, kiliseleri, tarihi eserleri onarılıp giderek sayıları artan yeni otellerle daha çok turiste ev sahipliği yapınca, kişi başına düşen milli gelirleri bilmem kaç Euro’yu bulunca refah seviyeleri artmış falan filan…
    Nitekim madalyonun bir tarafında İspanyollarla ilgili hani “zenginin malı züğürtün çenesini yorar” tarzındaki bu falan feşmekanlı açıklamalar dururken, beri taraftan da Yahya Kemal’in deyişiyle “Zil, şal, gül, raks”ın harmanlandığı bu Akdeniz ülkesine, başbakanımızın yaptığı son seyahat esnasında gari kim bilir hangi “münafık” şeytanın dürtüklemesiyle durup dururken yaradana sığınıp topu topu “Velevki…”diye başlayan bir cümlesinin sonucunda memleketimizin tüm huzuru, birlik ve dirliği silme mahkemelik!
    Oysa “dahili ve de harici” düşmanlarımızın bitip tükenmeyen bolluğuna binaen daima “koruyup kollamamız” gerektiğini gari adımız gibi ezberlediğimiz “milli birliğimiz”, sanki bir zamanların anlı şanlı ve de alameti farikası “Tüfekli marka” namlı sağlam makara ipliğiyle sıkıca bağlı değilmişçesine veya son zamanlarda hemen her konuda piyasaları inletip hakimiyeti altına alan, ucuzdan da öte neredeyse bedavaya satılan “Made in China” çıkışlı kıytırık bir yorgan ipliğiyle alelacele teğellenmişçesine, keza yine çekik gözlü, bodur bacaklı deyip küçümseyerek tepeden baktığımız Japon’ların alın teriyle geliştirip tüm Dünyaya ihraç ettikleri dayanıklı yapıştırıcıların son zamanlarda Tahtakale piyasasınca üretilip piyasaya sürülen “taklit”lerince sanki yapıştırılmışçasına her an kopmaya, dağılıp parçalanmaya namzetmiş gibi duran bu “tek parçalı” bütünlüğümüzün “türban”la, hatta kimilerimizin eninde sonunda nihayet altı üstü bir “bez” parçası, üstelik her şeyiyle “siyasi” bir “simge” olsa ne yazar türünden yaklaşımına rağmen, kimilerimizin de pür hiddet “celallenip” işin boyutunu neredeyse “Korkma sönmez bu şafaklarda …” sınırlarına taşıyıp ortalığı velveleye vermesinin ardından memleketin içine düştüğü duruma bakılırsa işimiz gerçekten nanay!
    Evet Kirvem Türban ya da nam-ı diğeriyle “sığırcık yavrusu” meselesine takılıp buralara kadar nasıl sürüklendiğimizi doğrusu ben özüm bu kazkafamla tabii ki hâlâ anlamış değilim, ancak yine de bana öyle geloor ki, zaten oldum olası bu ülkenin hiçbir zaman “makbul” vatandaşı olmadığı gibi, aynı zamanda da Madımak cehenneminde diri diri yakılması için hakkında “fetva” verilen “zındık” Aziz Nesin’in tüm iddialarına rağmen, her birinin içinde kim bilir kaç okka, kaç batman beyin taşıdığımızdan kellim istisnasız hepsinden de “pırıl pırıl zek┠fışkıran “kelle”lerimizi nasıl sarıp sarmalamamız gerektiğinden yola çıkıp nihayet gele gele hani affedersiniz, mil pardon ama, işin boyutunu döne döne “don” mertebesine kadar indirgeyip, böylece “namus”tan neyi nasıl anlamamız noktasını da hafif yollu “teğet” geçtiğimize göre, ehh o zaman Aziz Usta’ya inat zekâmızla ne denli övünsek azdır zo!
    Ne ki giderek artan bu “baş” ağrısından “kafalarımızı daha fazla üşütmeden” kurtulabilmemiz için öyle anlaşılıyor ki hesapça “laik”, keza aynı zamanda da “türban”lı “baş”larımızın “çap”ını öncelikle değiştirmek şart!
    Nasıl mı?
    O zaman birkaç hafta daha bu sinemaya berdevam Kirvem…
    Mıgırdiç Margosyan
    www.evrensel.net