EKONOMİ ve POLİTİKA

  • Her alanda derin bir kriz yaşayan toplumumuzda, ekonomik açıdan birbirine zıt bazı sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek toplumsal akıl ve sağduyu çağrısı yaptılar.


    Her alanda derin bir kriz yaşayan toplumumuzda, ekonomik açıdan birbirine zıt bazı sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek toplumsal akıl ve sağduyu çağrısı yaptılar. Ne kadar hayret verici bir davranış ki, ekonomik yönetimin vahşi saldırılarından bir nebze bile söz edilmeden, ortaya çıkan huzursuzluklara karşı, ezenler ve ezilenler aynı masada oturarak ve aynı kefeye koyularak, kollektif akıl ve sağduyu çağrısı yapılıyor!
    Ekonominin çok temel iki kuralı vardır: Birinci kurala göre, ekonomilerde kısa ve uzun dönem olgular çoğu durumda birbirinden farklıdır; kısa dönemde olumlu görülen olgular, uzun dönemde olumsuz şekilde neticelenir. Uygulanan politikalardan kısa dönemde fayda sağlayanlar, uzun dönemde rahatsız olmaya başlayabilir. İkinci önemli kural ise, uzun dönemde ekonomi çökerken, kısa dönemli ufak kıpırdanışların aldatıcı etkisinin politikacılar tarafından halkı aldatmak için kullanılıyor olmasıdır.
    Türkiye’de yaşananların ekonomik serüvenin bu iki kuralını tam olarak yansıttığını düşünüyorum. 2000 yılı başında IMF direktifi ve denetimine sokulmuş olan ekonomi, 2001 yılında yaşadığı derin krizin arkasından, siyasîlerin yönetimi sonucunda değil, fakat kaçınılmaz olarak kendisini bir miktar yükseltip, düzeltecek idi. Böyle bir içsel dinamik yanında, dünya finans piyasalarındaki parasal bolluktan Türkiye’ye akan paralar ve değerli kamu kuruluşlarının özelleştirilerek haraç-mezat paraya çevrilmesi ekonomiye biraz rahat nefes aldırırken, ne çöken sanayi yapısı, ne eriyen kamu kesimi, ne de yükselen carî açık insanların dikkatini çekmeye yetti.
    Bu gelişmelerin Türkiye’yi içten içe erittiğinin farkında olan dünya liderleri de, Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi, Ortadoğu’nun bu en hassas bölgesindeki ülke üzerindeki politik oyunlarını derinleştirdiler. Oyunun derinleştirilmesi sonucunda Ortadoğu’daki emellerine kavuşacak olan sömürgeciler, ülke siyasîlerini pohpohlamaktan da geri durmadılar. Ne gariptir ki, liderleri yabancılar tarafından pohpohlanan bir ülke halkı bu pohpohlamanın ülke yararına değil, zararına olduğunu, zira ülkeler arasında tamamlayıcılık değil, zıtlık ve rekabetin olduğunu göremediler. Küreselleşme ortamında ve tek kutuplu bir dünyada ülkeler arasında canhıraş mücadele yaşanırken, çevresel konumlu bir ülkenin liderinin sömirgeciler tarafından pohpohlanmasının hayra yorumlanması da akla uygun gelmese, gerek!
    Bir ülke ağır ağır sanayiden uzaklaşırken, yoğun işsizliğe sürüklenirken, gelir dağılımı hızla bozulurken, doğal olarak, üretim ilişkileri üzerinde yükselen yönetsel ve adlî kurumlarla yönetilemez hâle gelir. Bu durumda ayrışan ve katmanlaşan toplumun önünde tek yol gözükür. Ekonomiden aslan payını alan güçlüler sistemi sürdürme sevdasına kapıldığından, bir yandan ezilenleri maddî olmayan alanlarda-dincilik, tarikatçılık gibi-uyutmaya, uyumayanları da şiddetle baskılamaya yönelirler. Burjuvazinin yeterince gelişemediği ve sınıfların netleşmediği toplumumuzda laiklik oturtulamadığı gibi, tam tersine dinciliğin giderek yaygınlaşması ve bu akımın tarikatların güçlenmesi ile desteklenmesi hiç de şaşılacak ve rastlantısal bir gelişme olarak görülemez.
    Demokrasi olgusu da, laiklik durumunda olduğu gibi, yasalara yazılarak veya sivil toplum örgütlerinin himayesine terk edilerek geliştirilecek ve yerleştirilecek bir lüks değildir. Demokrasi, üretim ilişkisi üzerinde yükselen ve toplumların her kesiminin hiç değilse temel gereksinimini karşılayacak kadar milli gelirden hakça pay aldığı bir ortamda gelişebilen sosyo-politik olgudur. Ekonomik gerilik ve paylaşım bozukluğu ortamında politik olduğu kadar ekonomik olarak da dışlanan kesimlerin hak arayışına girmesi toplumun yönetimini giçleştirir. Böyle ortamlarda girişilen politik mücadelenin altında ekonomik çıkar ilişkileri yattığından, salt demokrasi ve özgürlük vb gibi söylemlerle sorunun çözülmesi kolay değildir.
    Görüldüğü gibi, tarihsel ve/veya sosyolojik olguları şimdilik devre dışı tutarak, yaşananları salt ekonomik ve politik yaklaşımlarla açıklamaya çalıştığımızda, meselenin sistem içi çözümünün olmadığını görmekteyiz. İşte, bazı sivil kuruluşarın yapmış olduğu “Kollektif Akıl” ya da “Sağduyu” çağırısı yapmasının yaraya ancak pansuman tedavisi anlamında bir değer taşıdığı ortadadır. Hatta diyebilirim ki, işin özüne dokunmadan, böylesi pansuman tedavilerinin yarar değil, toplumun bilincini körleştireceği ve saptıracağından, zarar oluşturacağı da ileri sürülebilir.
    Emekçi sendikaları ile TOBB ve TÜSİAD gibi işveren kuruluşlarının biraraya gelerek bir tür toplumsal mesaj vermeleri sistemin güçlüleri açısından anlamlıdır, ama emekçiler açısından hüzünlüdür. Açıklama yapanların bu garip bileşimi, ister istemez verilen mesaja da yansıyacaktı, nitekim, tam da öyle oldu; her kesim bir adım geri adım atacakmış! Bu ifadeye inanılabilir mi; daha doğrusu, bu ifadenin toplumsal huzursuzluğu gidereceğine inanıabilir mi! İnanılamaz! Zira, eğer toplumsal huzursuzluk söz konusu kurumların bugünkü pozisyonlarından ileri geliyorsa, her kurumun bir adım geri atması kurumlar arasındaki göreli konumu değiştirmeyeceğinden, sorunlar devam edecektir. Hiçbir matematik zekâya dayanmayan bu görüş, ancak ya matematik bilmemekle, ya da zeka yetersizliği ile açıklanabilir. İktidar partisi tek lider sultası ile padişah gibi ülkeyi yönetecek, uzlaşma sözü verdiği halde kendi istediğini Cumhurbaşkanı yapacak, oyun esnasında kuralı değiştirmeye yeltenecek, ülkeyi haraç-mezat pazarlayacak, buna itiraz eden basına ve muhalefete hiddetle çatacak ve bunu bir uslûp olarak topluma yutturacak, sonra da tüm bu davranışlara hiçbir eleştiri yöneltmeden diyeceğiz ki, her kesim bir adım geri çekilsin. Aferin TOBB ve TÜSİAD Başkanlarına, daha da kocaman bir aferin TOBB ve TÜSİAD’la işbirliği yapan ve bu anlamsız bildirinin altına ismini yazdıran emekçi liderlerine, eğer kendilerini lider olarak görüyorlarsa!
    İzzettin Önder
    www.evrensel.net