MERCEK

  • Türkiye’nin yüzyıla yaklaşan kapitalistleşme sürecini, başından itibaren tekelci sermayenin hakimiyeti koşullarında yaşıyor olması, sosyal-sınıfsal çeşitli diğer etkenlerle birlikte burjuva demokrasisinin hep topal, yarım, kesintili...


    Türkiye’nin yüzyıla yaklaşan kapitalistleşme sürecini, başından itibaren tekelci sermayenin hakimiyeti koşullarında yaşıyor olması, sosyal-sınıfsal çeşitli diğer etkenlerle birlikte burjuva demokrasisinin hep topal, yarım, kesintili, faşizan özelliklerle karışık, bazen askeri faşist süreçlerle bugüne gelmesinin başlıca belirleyeni olmuştur. Gerek geç kapitalistleşmenin gerek onunla da bağlı olarak işçi sınıfı ve kent ve kır emekçilerinin, aşağıdan mücadeleyle burjuvaziye demokratik siyasal özgürlükleri dayatarak kabullendirmesinin mümkün olamayışı diğer en önemli nedendir. Emperyalizm koşullarında ve tekelci sermayenin antidemokratik-özgürlük düşmanı karakterinin damgasını vurduğu tekelci dönem burjuva demokrasisinin gerici karakteri, tüm ülkelerdeki sınıf ilişkilerinde ve hukuksal ifadelerinde proletarya ve emekçi karşıtı özelliklerin ağırlık kazanmasını sağlarken, bu iki başlıca neden, bağımlı ülkelerde burjuva siyasal sistemin antidemokratik karakterinin daha da belirgin olmasını sağlamıştır. Buna, emperyalizm işbirlikçisi burjuvazinin kapitalizm öncesi toplumsal yapının artığı gerici karakterdeki her şeyi kucaklaması ve onlarla birleşmesi, gericileştirici etken olarak katkıda bulunmuştur.
    Türkiye’nin tüm uluslardan işçi ve emekçileri, -öncesi bir yana bırakıldığında- cumhuriyet döneminin tüm burjuva, burjuva feodal hükümetleri, tüm askeri faşist yönetimleri tarafından 85 yıldır, sermaye çıkarları doğrultusunda sistemli-kesintisiz baskı ve zorbalık koşullarında tutuluyorlar. 1947’lerden buyana Türkiye’deki politik-askeri, sosyal ve iktisadi yaşamı birinci elden denetleyen ve etkileyen Amerikan emperyalizmi bugün de, “stratejik müttefik” olma maskesi altında, ülkemiz emekçilerinin başı üzerinde zorbalar kılıcını hazır tutuyor, yaptırımlarda bulunuyor, hükümetlerin ve devletin öteki başlıca kurumlarının politikalarını belirliyor.
    Buna rağmen, “çok partili parlamenter sistem” adı verilen ve öncesindeki tek parti yönetimi dönemiyle kıyaslanarak kutsanan 1946’lardan 2008’e tüm dönemlerin işbaşına gelmiş-getirilmiş hükümetleri ve askeri cuntaları, halk kitlelerinin karşısına “laik-demokratik-sosyal hukuk devletini koruma” andıyla çıkmış; ancak yaptıkları ilk iş, halkın deyişiyle halkın başının üzerinde “boza pişirmek” olmuştur. Halk kitleleriyle ilişkilerinde asla laik, demokratik, sosyal ve -yasa karşısında eşitlik anlamında kullanılan- hukuk devleti olmamasına; hükümetler bu yönde çaba göstermemelerine; cuntalar gizlemeksizin tüm hakları askıya almalarına ve kanlı dikta yönetimiyle emekçileri zaptı rap altına almalarına rağmen, bu demagoji, sermaye güçlerinin söylemindeki yerini korumuştur. Bu burjuva ve ikiyüzlü demagojik söylemin, dinsel inanç ve geleneksel önyargıların kitleler üzerindeki etkisinden yararlanılarak sürdürüldüğü bir diğer gerçektir. Laik olduklarını, dahası, sözüm ona “şeriatçı gericiliğe karşı mücadele yürüttüklerini” söyleyen generallerin yönetiminde -Kenan Evren’in ayetler okuyarak halka hitap etmesi anımsansın- de, en pervasız temsilcilerini Özal ve Erdoğan’ın kişiliğinde bulan “sivil” hükümetlerin eyleminde de, halkın inanç ve duygularının istismarı esas alınarak, demokrasi dışı siyasal zor ve yasaklarla halk yönetilmeye çalışılmıştır.
    Şimdi, 2008’in Türkiye’sinde işbaşındaki hükümet, başbakan ve bakanları başta olmak üzere emperyalizm goygoycusu liberal destekçileriyle birlikte ve yine “laik-demokratik-sosyal hukuk devleti”ne bağlılıklarını ilan ederek demokrasi savaşı yürüttüklerine herkesin inanmasını istiyorlar. Kanıt olarak önümüze çıkardıkları ise özellikle “AB’ ile uyum” ve “çetelerle savaş”tır!
    Onlarca yıldır baskı, zor ve yasakların her türüyle yıldırılmak istenen Türkiye emekçilerinin, ulusal hakları yok sayılarak ve imha tehditleriyle sindirilmeye çalışılan Kürtlerin, inançları aşağılanma nedeni sayılan Alevilerin ve hak talebinde bulundukları her durumda başlarına cuntaların ve işbirlikçi yönetimlerin balyozları inen çeşitli diğer kesimlerden insanların, “demokrasi, insan hakları, refah, huzur” vaatlerine “iyimser beklenti”yle yaklaşmaları bu nedenle mümkün olmaktadır. Hükümet ile fonlanan asalaklarının bu durumdan yararlandıkları da somut bir durumdur.
    Şimdi sorun şudur: Türkiye işçi ve emekçileri siyasal demokratik hakların eksiksiz teminini; Kürtlerin Türk ulusuyla ulusal eşitliği kapsamındaki tüm gereklerin yerine getirilmesini; devletin, başta hükümet tüm kurumlarıyla dinden el çekmesi ve din ve farklı dini-mezhepsel inançlar karşısında karışmaz tutumda olmasını; dinin bireyin “vicdani sorunu” olarak kabullenilmesini; Anayasa ve yasalardaki halkın çıkarlarıyla bağdaşmaz ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden tüm antidemokratik maddelerin temizlenmesini; Anayasa ve yasaların bağımsız-demokratik ve gerçekten laik bir ülke ve sistem yönünde düzenlenmesini; siyasal partiler yasasının değiştirilerek barajların kaldırılmasını; kadını ikinci cins statüsünde tutan, toplumsal yaşama katılmasını engelleyen ve uygarlık düzeyiyle bağdaşmaz gerici yaptırımlara tabi tutan anlayışların terk ve reddedilmesini; halka karşı suç işlemiş tüm suçluların halka açık yargılanması, cinayet ve işkencelerin hesabını vermeleri ve çetelerin çökertilmesini; eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel hizmetlerin parasız ve herkes için devletçe karşılanmasını sağlayan düzenlemeler yapılması vb. vb. istemektedirler.
    Bu istemlerin karşısında olmayan bir tek sermaye partisi ve kurumu olmadığı çok somut bir gerçektir. Her gün yaşanan olaylar karşısında, emekçileri işsizlik, açlık ve yoksulluğa sürükleyen ekonomik-sosyal ve politik uygulamalar karşısında direnen işçi ve emekçilere saldırıda bunların tümünün ‘bir tek parti’ gibi hareket ettikleri göz önündedir. Tüm milliyetlerden işçi ve emekçiler ve özellikle de gençlik kuşakları bu somut gerçekleri hareket noktası almak ve üstte, kendi çıkarları için; sermaye ve gericiliğin hakimiyetini ipleri ellerinde tutarak sürdürmek ve emperyalizme hizmet etmek üzere birbirleriyle de dalaşıp/kavga edenlere tutumu buradan geliştirmek zorundadırlar. Demokrasi, laiklik, özgürlük, bağımsızlık, sömürünün olmayacağı bir yeni toplumsal sistem için bu kesin ve net olarak yürünecek yoldur. Dahası kesin koşuldur.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net