EMEK DÜNYASI

  • Güney Kıbrıs’ta AKEL Başkanı Dimitri Hristofyas’ın devlet başkanlığına seçilmesi sonrasında yapılan girişimler, “birleşik bir Kıbrıs” ihtimalini yeniden gündeme getirmişti.


    Güney Kıbrıs’ta AKEL Başkanı Dimitri Hristofyas’ın devlet başkanlığına seçilmesi sonrasında yapılan girişimler, “birleşik bir Kıbrıs” ihtimalini yeniden gündeme getirmişti. Ama adaya 4 günlük bir ziyarette bulunan Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın ziyaretinin son günü yaptığı açıklama, bütün bu girişimlerin boşa olduğunu gösterdi. Çünkü Büyükanıt, “Lokmacı kapısı açıldığında TSK geri çekilecek gibi söylemler var... ‘Bu bayrak inecek bu asker gidecek’ diyenler var... Türk askeri geri çekilecek diye bir şey yok. Anlaşma oldu diye, hiçbir şekilde bulunduğumuz yerden bir adım ger çekilmeyiz” diyor.
    Bu açıklamadan sonra Talat-Hristofyas görüşmeleri nasıl bir sonuç verebilir, varın siz düşünün!
    Peki, AKP Hükümeti’nin Kıbrıs’ta çözüm için bir adım atacağını umabilir miyiz? O da çok olanaklı görünmüyor. Çünkü AKP de sorunu çözmek için yola çıkanlardan değil. Annan Planı’na “evet” denmesinin arkasında bile; “Rumlar nasıl olsa hayır diyecek, biz evet deyip diplomatik pozisyonumuzu güçlendirelim” uyanıklığı olduğuna bugün şüphe yoktur. Ve zaten bu gerçek ortaya çıktıkça da Talat’la Denktaş’ın, AKP ile askerlerin arasındaki buzlar da erimiştir. Kısacası, Kıbrıs’ta çözümsüzlük, Türkiye’nin “devlet politikası”dır. Partilerin bu konudaki çatışmaları iç politikaya dönüktür. Çözümün, çözümsüzlük olduğuna dair bir anlaşmazlık yoktur aralarında.
    Yaşadığımız dünyada her ülkenin önemli dış ve iç politika sorunları vardır. Siyasi partiler ve hükümetler de halktan oy isterken, bu sorunları çözeceklerine dair vaatlerde bulunurlar ve genellikle de, halkı bu sorunları çözeceğine ikna eden partiler seçimleri kazanırlar. Pek çok başka, hükümetlerin seçimle gelip gittiği ülkelerde normal işleyen bu mekanizma, Türkiye’de pek işlemez. Kıbrıs da böyle bir sorundur. Nitekim hiçbir sermaye partisinin vaatleri içinde, “Ben Kıbrıs sorununu çözüp ülkenin bir problemi olmaktan çıkaracağım” diyen bir çözüm yoktur. Ama en liberallerinin bile gayriresmi tutumu; “KKTC’yi ebediyen yaşatacağız” ya da “Yok canım, Kıbrıs Anadolu’nun güneyden kuşatılmasıdır. Dolayısıyla Kıbrıs sorunu Kıbrıslı Türklerin değil artık Türkiye’nin sorunudur. Çözüm de ona göre olmalı” diye yeni stratejik yaklaşımlar keşfedilerek önceki bütün çözüm çabaları iptal edilebilir; böyle de olmaktadır.
    “Kıbrıs davası” yarım yüzyılı aşan bir dava. Ne zaman çözüme yaklaşılıyor umudu ortaya çıksa, ya Yunanistan’dan ya da Türkiye’den birleri bir çöp sokuyor.
    1974’te adanın ikiye bölünmesinden sonra da, Denktaş ve Türkiye’deki Ecevit, Türkeş, Erbakan, Demirel başta olmak üzere milliyetçiliği kendisine marka yapmış iktidarlar da Kıbrıs’ı tükenmez bir rant konusuna dönüştürdüler. Ama ‘74 sonrası, Kıbrıs’ın kuzeyi sadece siyasi bir rant konusu olamadı; aynı zamanda, Türkiye’nin lağımlarının aktığı bir mezbele, bir çöplük olarak kullanıldı. Daha 1960’lardan itibaren Kıbrıs, kontrgerillanın talim merkezi olmuştu. ‘74 sonrası ise artık bir kontra okuluna dönüştürüldü. Mafya örgütleri Kıbrıs’ı kendi aralarındaki hesaplaşmanın merkezine dönüştürürken; büyük sermaye odakları da karapara aklamalarının ve kayıt dışı bankacılığın merkezi yaptılar. Türkiye’nin hükümetleri, ‘90’ların ortasından itibaren kumarhaneleri dolayısıyla kumar mafyasını Kıbrıs’a yerleştirdi; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti resmen bir bağımsız ülkeye kumar mafyası ihraç etti. Kıbrıs’ta kimi politikacılar ve siyasi çevreler ile Türkiye’de kimi legal ve illegal şoven milliyetçi odaklar, sorunun çözülmemesi için ellerindeki her silahı kullandılar.
    Genelkurmay Başkanı da; “Kıbrıs’tan askerin çekilmesi için iki tarafın anlaşması yetmez. Anlaşma yapıldı diye Türk Silahlı Kuvvetleri bir adım geri adım atmaz” diyerek; Kıbrıs sorununun çözümüne yeni bir şart dayatmıştır. Bu da TSK’nın, “Kıbrıslıların güvenliği konusunda askerin ikna olması” gibi sübjektif bir kriterdir. Bu ise zaten çok hassas bir konu olan Kıbrıs sorununun çözümünü daha da çözümsüzlüğe itecek bir “kriter”dir. İleride buna “Büyükanıt kriteri” denmesi de şaşırtıcı olmayacaktır.
    Kıbrıs’ta sorunun çözümü, bir hafta öncesine göre daha da zorlaşmıştır. Ve her zaman olduğu gibi, bu yeni “kriter”in iç ve dış politikada da bir “faturası” olacaktır. Bu faturanın halka nasıl yansıyacağını, hangi yeni dayatmalar yapılacağını da önümüzdeki günlerde göreceğiz.
    İhsan Çaralan
    www.evrensel.net