NABIZ

  • Dün internette, “Subcomandante Marcos”un, Paris Komünü’nün 137. yılı ile ilgili bir yazısını okudum.


    Dün internette, “Subcomandante Marcos”un, Paris Komünü’nün 137. yılı ile ilgili bir yazısını okudum. 18 Mart 1871’i; “Bir başka yağmur damlası hayat vermeye başladı” diyerek, işçi sınıfının ilk iktidarını selamlıyordu Marcos. Gerçekten de 1871, sosyalizm tarihinin en önemli kilometre taşlarından biridir. Ama gerek 1871’i, gerekse 1917’yi ve sonraki kilometre taşlarını kendi içlerinde tartışırsak, daha doğrusu tartışmayı sadece kendileri ile sınırlarsak, onlardan ders çıkarmada azami faydayı sağlamakta zorlanırız.
    Şöyle ki, 1871’in de, 1917’nin kendi bağlamı dışında oldukça büyük etkileri olmuştur. Ben bu etkilerden, yalnızca sağlık ve sosyal güvenlikle ilgili bir-ikisini anımsatmak istiyorum. 1871, Fransa’da yaşandı, ama tüm Avrupa (burjuvazisi), “Komün korkusunu” iliklerinde hissetti. En çok hissedenlerden biri, Bismarck’ın Prusya’sı diye anlatılır. Komün sırasında Bismarck’ın danışmanlarından birinin, Paris’te olduğu ve “dehşeti” gözleriyle gördüğü, daha sonra yaşadıklarını gelip Bismarck’a anlatarak onu etkilediği gibi öyküler de anlatılır. Bu “korku”nun da, Bismarck’a dünyanın ilk sosyal güvenlik sistemini kurmasına vesile olduğu ifade edilir. Aslında, o dönemin Prusya’sında, iktidara yürüyen bir işçi sınıfı partisi vardır. Bu partinin talepleri arasında, “sağlık”, “sosyal güvenlik”, “eğitim” gibi başlıklar da yer almaktadır. Bismarck’ın söz konusu taleplerin bir kısmını alıp, kendine göre şekillendirip, aslında işçi sınıfının birlikte hareket etmesini engeller tarzda düzenlediği, ama daha da önemlisi işçi sınıfı partisinin iktidarını engelleme amaçlı bir taviz olarak, sosyal güvenlik sistemini kurduğu söylenir. Bu tartışma, mücadele-devrim-kazanım-yenilgi diyalektiği olarak yıllardır tartıştığımız sarmalın bir örneğidir de. Özeti şudur; işçi sınıfı, en basit hakları için mücadele etmektedir. Bu hak mücadelesinin siyasi örgütsüz olmayacağını kavramış, üstelik iktidarı hedeflemiştir. Sermaye iktidarının elinde ise iki seçenek vardır: Ya Paris Komünü gibi iktidarı işçi sınıfına terk etmek, ya da iktidarı onlara vermemek için onların bazı taleplerini kabul etmek. Dönemin konjonktürü, sermayenin ikinci seçeneği tercih etmek durumunda kalmasını getirir. Kötümser yorum; işçi sınıfı devrimden vazgeçirilip, sistemin tavizi olan sosyal güvenlik kırıntısına mahkum edilmiştir. İyimser yorum; devrim de, hakların kazanımı da mücadele ile olur. İşte, 1880’lerden başlayıp 1920’lere kadar süren sosyal sigorta sistemleri, bu bağlamda gelişmiştir. Bir mücadele ve sermayenin “komün” korkusu ile ilişkilidir.
    Yine, Batı’nın çok övünülen sağlık sistemleri de özünde Sovyet Devrimi ve onun sonucunda oluşan eşitlikçi-ücretsiz sağlık sistemlerinin getirileridir. Birçok faktörün yanı sıra kendi işçi sınıfını/halkını sosyalist kampa kaptırmak istemeyen Batı sermayesi, Sovyet sağlık (ve sosyal güvenlik) modelini kopya etmek, devrim olmasın diye taviz vermek durumunda kalmıştır. Daha büyük korkular, daha makul tavizlere zorlamıştır sermayeyi.
    Gelelim bugüne... Bir “14 Mart” bile, iktidarı, daha da önemlisi sermayeyi titretmeye yetti. Aynı gün “kapatma davasının” araya sokulması boşuna değil. Onların korktuğu, işçi sınıfının bir araya gelip bir güç olmaya başlaması. Daha büyük korkuyu görmeden, daha makul tavizlere yanaşmadıklarını biliyorsak, bizim uzlaşmak için telaşımız, acelemiz niye ki? 14 Mart, iyi bir yoldu. O yola devam etmekten başka çözüm yok gibi. Daha kötüsünü görmeden, bize kimse taviz vermez. İnanmayan, tarih(imiz)e baksın. 137 yıl önceki Komün orada duruyor; okuyana, anlayana…
    Ata Soyer
    www.evrensel.net