GERÇEĞİN GÖZÜYLE

  • Ülke siyasetindeki gerilime çözüm için bulunan sihirli sözcüğün adıdır sağduyu. Rejime bu denli uygun, çözüm getirici bir sözcüğü ortaya atanların aklına sağlık.


    Ülke siyasetindeki gerilime çözüm için bulunan sihirli sözcüğün adıdır sağduyu. Rejime bu denli uygun, çözüm getirici bir sözcüğü ortaya atanların aklına sağlık.
    Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tutucu sağ partilerin iktidar kavgalarını yaşamış bir topluma başka nasıl seslenebilirsiniz ki? Sol duyudan umudunuzu kesmişseniz, sol sözcüğünü çoktan beri devlet katının kötü çocuğu ilan ederek her musibetin altında aramış, halkla bağını koparma adına şiddet içerikli bir savaşım vermişseniz, muhafazakar görüşlerinizi uydurma göreneklere ekleyerek, sağa hayırlı, sola şer demişseniz; artık hiçbir yazım kılavuzunda, hiçbir sözlükte, ansiklopedide sağduyunun karşıtı olarak solduyu diye bir kavrama rastlayamazsınız.
    Oysa bilinir ki Fransız devriminin ilk kurucu meclis toplantısında, yani 11 Eylül 1789’da parlamentoda oturma biçimleri dikkate alınarak ortaya çıktı ve siyasete girdi “sağ” ve “sol” kavramları. Ama Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri kuruluş aşamasından günümüze sol siyasete hemen hiç olanak tanımadı. TİP’in 15 parlamenterle temsil edildiği dönem dışında şimdi de solu koca parlamentoda ÖDP’nin genel başkanı tek başına temsil ediyor.
    Eh gelin de sağduyu formülünü ortaya atanları alkışlamayın. Elbette sağduyu çağrısı anlamına uygun biçimde değerlendirilmeli. AKP’nin kapatılma iddianamesi ve Ergenekon soruşturması ile birlikte bu kavramın önemi de arttı. DTP için kapatma davası açıldığında ise anlamına uygun bir biçimde sağduyuya falan gerek görülmedi bu ülkede.. Çünkü bu tür sağduyuya inananların ülke sevgisi, demokratlığı sonuçta; sermayenin çıkarları ile muhafazakar iki büyük siyasi parti AKP ve CHP’nin bir adım ileri iki adım geri taktiği ile uzlaşmasında hayat bulur. Kendilerine medyanın pek yakıştırdığı “sivil toplum” sıfatını cömertçe harcayan kuruluşlara göz atın bir. Onlar uzlaşma aramasın, sağduyu çağrısı yapmasın da; işsizlikten, geçim derdinden bunalan, her gün değişen gündemden aklı karışan halk kesimi, emekçiler mi uzlaşma arasın?
    Alışılageldiği üzere başbakan Erdoğan gergin ortamın faturasını yine medyaya kesti. Yüzde elliden fazlasının denetimi kendi iktidarına -dolaylı ya da dolaysız- bağlı olan medyaya. Üstelik de o medyada yer alabilme şansını yakalamış ama meslek etiğinin yanından bile geçmemiş birileri meslektaşlarını savcılara ihbar ederken, iktidara yaranma adına ipe sapa gelmez teoriler üretirken...
    Kaldı ki geriye kalan çok satar gazeteler ve holdinglere bağlı televizyonlar sermaye çıkışlı sivil toplum (!) kuruluşlarının “sağduyu” çağrılarını, ziyaretlerini manşetlere taşıyarak görevlerini yapmadılar mı? Sanırım yanlışlık iktidar partisinin medya kavramına bağladığı yanlış tanımlamalardan kaynaklanıyor. Gazeteciyi kendi kuruluşlarının memurları, holding patronlarının kapı kulları zannediyorlar.
    Ne var ki bu ülkede evrensel habercilik ilkeleri doğrultusunda mesleğini sürdüren gazeteciler de var sayın başbakan. Siz sıkça şikayet etseniz de...
    Bu satırları yazarken AKP’nin kapatılmasına ilişkin Yargıtay Başsavcılığının iddianamesi Anayasa Mahkemesinde görüşülüyor. Kurum ve kurallarıyla kesintisiz işleyebilen bir demokrasi özlemi içindeki bizler için siyasi partilerin kapatılması elbette hiç arzu edilmeyen bir durum. Bekleyip göreceğiz.
    Bu arada AKP’nin yüzde 47 oyla halkın desteği arkamızda sözleri bana yine “sağduyu” kavramını anımsattı. Hani bizim halkımızın sağduyusuna güvenmeye kalkıştığınızda da ummadığınız tablolarla karşılaşabilirsiniz. Ülkemizdeki geçmiş deneyimler böyle söylüyor.
    Sahi şu Richard Dawkins’in “Tanrı Yanılgısı” kitabı bizim toplumda nasıl çok satarlar arasında yer alıyor, biri bana anlatabilir mi?
    Turgay Olcayto
    www.evrensel.net