Uzlaşmacıların uzlaşmazlığı

2. Paylaşım Savaşı’nın başlarında Alman Papaz N. Müller şöyle diyordu:“Önce yahudileri toplama kampına götürdü SS’ler. Ben Yahudi değildim, ilgilenmedim onun için… Sonra komünistleri götürdüler işkenceye, SS’ler


2. Paylaşım Savaşı’nın başlarında Alman Papaz N. Müller şöyle diyordu:
“Önce yahudileri toplama kampına götürdü SS’ler. Ben Yahudi değildim, ilgilenmedim onun için… Sonra komünistleri götürdüler işkenceye, SS’ler. Ben komünist olmadığım için ilgilenmedim… Arkasından sosyalistleri götürdüler işkenceye, SS’ler. Ben sosyalist de değildim. Onun için ilgilenmedim bile… Daha sonra aydınları, bilim adamlarını, yazarları, gazetecileri götürdüler SS’ler, toplama kamplarına. Ben aydın da değildim, bilim adamı da, yazar da, gazeteci de değildim. Onun için ilgilenmedim bile… Sonra köylüleri götürdü SS’ler. Ben köylü de değildim. Onun için ilgilenmedim bile… Ve bir gün kapım çalındı. SS’ler beni alıp toplama kampına, işkenceye götürmek için gelmişlerdi. Çevreme baktım, bana yardım edecek kimse var mı diye. Kimse yoktu…”
50 milyonu temsil ettiklerini söyleyen 7 kuruluşun; yani TOBB, TESK, Türk-İş, Kamu-Sen, TİSK, Hak-İş ve TZOB’un “Uzlaşma Çağrısı”nı okuyunca, açık söyleyeyim, ilk anda N. Müler geldi aklıma.
TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, neden böyle bir girişimde bulunduklarını açıklarken, şöyle bir şey diyordu: “Esas en büyük tehlikeyi de ekonomi ile ilgili olarak görüyoruz…” Demek N. Müller’in kapısı gibi kendi kapıları da çalınmış.
Rifat Hisarcıklıoğlu konuşmasının bir yerinde de şöyle diyor: “Bizim şu anda olası ekonomik krize karşı kendi mevkilerimizi güçlendiriyor olmamız lazım. Ama biz bir türlü bunları konuşamıyoruz. Allah korusun, kriz olursa hepimiz kaybederiz. İşçisi, esnafı, tüccarı, çalışanı kaybedecek. Türkiye’nin gerçek gündemine dönmesi lazım. Bunun için bir an önce herkesin bir adım geri atması lazım. Herkes olduğu yerden bir adım geri atsın…” (Milliyet gazetesi, 26.3.2008)
Önce şunu söyleyeyim: Herkes kaybetmeyecek bir ekonomik krizde. Çünkü en tepedeki “zenginler sınıfı”, 1950’den beri, yani tam 57 yıldır, kriz olsun-olmasın hep kazandı. Yitiren hep işçi sınıfı oldu; çalışanlar, aydınlar, satılmayan yazarlar ve gazeteciler oldu; küçük esnaf, küçük işveren, küçük tüccar oldu. Kodamanlar hep kazandı, kriz günlerinde de darbe zamanlarında da…
Uzlaşmacıları biraz N. Müller’e benzetiyorum:
“SEKA, TEKEL, PETKİM ve benzeri devlet kuruluşları “Babalar gibi” peşkeş çekilirken sesimizi çıkarmadık. Çünkü bizlerin SEKA’sı da, TEKEL’i de, PETKİM’i de ve benzerleri de yoktu…
İşçiler, köylüler, çalışanlar, yani tüm emekçiler kan ağlarken sesimizi çıkarmadık. Çünkü bizler işçi de değildik, köylü de, çalışan da değildik…
1996’da AMCD adlı uluslararası holdingle zamanın hükümeti, ileride Türkiye’ye faturası ağır olacak bir anlaşma yaparken yine sesimizi çıkarmadık. Çünkü bizi ilgilendirmiyordu…
Bilet kalpazanları, sahte faturacılar, zimmetçiler “beyefendi” olarak ortada dolaşırken sesimizi çıkarmadık. Çünkü bizler bilet kalpazanı da değildik, sahte faturacı, zimmetçi de değildik…
Kadrolaşma “tavan” yaparken sesimizi çıkarmadık. Çünkü o kadrolara girmek isteyen yakınımız, tanıdığımız yoktu…
Hastane kapılarında perişan olan insanların, daha da perişan olması için yasalar çıkartılırken sesimizi çıkarmadık. Çünkü bizler olsun, yakınlarımız olsun hastalandıkları zaman öyle sıradan insanların gittiği hastanelere gitmiyorlardı…
Mahkumların çalıştırılması konusu gündeme gelince (Hay Allah, tam şu anda benim de aklıma Alman Krupp fabrikaları geldi) sesimizi çıkarmadık. Çünkü bizim mahkumlarla bir alışverişimiz yoktu…
Daha önce HADEP ve benzeri partiler kapatılırken, şimdi de DTP’nin kapatılması gündeme gelirken sesimizi çıkarmadık. Bizler zaten onlara oy vermemiştik. Ama AKP’nin kapatılma işi başka…
Emekçilerin, gençlerin mitinglerine yapılan polis saldırısına karşı sesimizi çıkarmadık. Çünkü bizler emekçi de değildik, genç de… Zaten içimizden bazıları, istedikleri zaman, ülkenin en tepesindekilerle çat kapı konuşurlar, niçin miting yapalım?
Yeraltı-yerüstü zenginlikler, hatta dağlar, kıyılar, ormanlar satılırken sesimizi çıkarmadık. Onları yabancılar alıyor. Bizlerin evini, yalısını almıyorlar ki…
Zenginlere villa yapmak için halkın gecekondularının, mahallelerinin yıkılması karşısında da sesimizi çıkarmadık. Bizimkileri yıkmıyorlar ki…
Aydınları, yazarları, gazetecileri, bilim adamlarını zindanlara atarken sesimizi çıkarmadık. Aydın, yazar, gazeteci, bilim adamı değiliz ki…
Eğitimin çökmesine sesimizi çıkarmadık. Çünkü çocuklarımız ya yabancı ülkelerde ya da ülkenin en “paralı” okullarında okuyorlar…
Ve bir gün baktık ki, olanların ucu bize dokunmaya başladı. “Uzlaşalım” diye çağrı yapmaya kalkıştık. Ama uzlaşacak kimse kalmamıştı…
Evet, N. Müller, 2008’de Türkiye’de yaşasaydı böyle derdi, sanırım…
Yalnız bir yere çok takıldım. Rifat Hisarcıklıoğlu diyor ki, “Herkes olduğu yerden bir adım geri atsın”! İşte anlayamadığım bu: Şimdi herkes birer adım geri atarsa, “Ben Anıtkabir’e işemeye gidiyorum” diyen Küçükyalı’daki pazarcı da (D. Som, Cumhuriyet gazetesi, 27.3.2008) bir adım geri atıp, Anıtkabir’in bahçesine mi işeyecek?
Bülent Habora
www.evrensel.net