UFUK

  • Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP’nin kapatılması talebiyle sunduğu iddianamenin, Anayasa Mahkemesi tarafından firesiz kabulü, önümüzdeki haftaların en önemli siyasi gündemlerinden birini şimdiden belirlemiş oldu.


    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP’nin kapatılması talebiyle sunduğu iddianamenin, Anayasa Mahkemesi tarafından firesiz kabulü, önümüzdeki haftaların en önemli siyasi gündemlerinden birini şimdiden belirlemiş oldu.
    Bugüne gelinen sürecin, Cumhuriyet’e atılan bombalarla ve Danıştay saldırısıyla başladığını söyleyebiliriz. AKP’nin temsil ettiği politikalar ve başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, AKP kurmaylarının belli söylem ve icraatlarının, devletin kurucu ilkelerini temsil ettiğini düşünen kurum ve güçleri uzunca bir süredir hareketlendirdiği biliniyor. Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde gündeme getirdiği ‘367 icadı’nın nasıl bir zemine oturduğu şimdi belki birçokları açısından daha iyi anlaşılacaktır.
    Anayasa Mahkemesi’nin hükümet ile ilgili kısmını firesiz kabul ettiği iddianame, dünden itibaren hakim medya tarafından daha ciddiye alınarak incelenmeye başlandı. İlk gündeme geldiğinde bu iddianameye “doldurma” bir iddianame gözüyle bakanların, azımsanmayacak bir kısmı muhtemelen birkaç güne kadar, “Başbakan da, laiklik konusunda endişe uyandıracak neler söylemiş! Bu laflar, yenir yutulur şeyler değil. Alt alta koyunca, insanı ‘bunların gizli bir gündemi var’ diye düşündürtüyor” demeye başlayacaklardır.
    Gerçekten de laiklik konusunda endişe uyandıracak pek çok şey Başbakan Erdoğan ve diğer AKP’liler tarafından dillendirilmiştir. Bugüne kadar ya hükümet baskısından ötürü ya da hükümetle girdiği çıkar ortaklığının sonucu olarak Erdoğan’ın ya da diğer AKP kurmaylarının bu türden söylemlerini “tolere edilebilir” bulan gazete ve televizyonlar, bugün başka bir gözle bakarak, AKP’nin söylem ve icraatlarındaki “sakıncaları” keşfetmeye başlayabilirler. Bu muhtemeldir ve zaten ilk işaretlerini televizyonların önceki günkü yayınlarında ve gazetelerin dünkü baskılarında görmeye başladık.
    Diğer taraftan başka bir gözle bakılarak da şu söylenebilir: Başbakan’ın bile konuşamadığı, konuştukları not edilerek, partisini kapatmak için önüne konulduğu bir ülkede kim özgür olabilir ki?
    Olayın uluslararası bağlantıları yorumlanırken de ilk bakışta şu iki düşünce akıllara gelecektir. AKP’nin, ABD ile ilişkilerini büyük ölçüde düzelttiği ve Bush yönetiminin sağlam desteğini aldığı bir dönemde, bu kapatma ABD açısından pek hoş karşılanmayacaktır. Ve ABD, AB, İngiltere gibi çeşitli merkezlerden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurunun ardından gelen tepkiler de bu tezi güçlendirecek veriler olarak öne sürülebilir.
    İkinci görüş olarak ise AB’nin, AKP Hükümeti’ne yönelik olarak, “Son 3 yıldır, “demokratikleşme reformları”nı askıya aldınız, sadece türbanla uğraştınız” yollu uyarıları hatırlatılabilir. Bu görüşün sahipleri, ABD’nin de İran’a karşı kullanabileceği bir hükümetin İslamcılık konusunda endişe uyandıran tutumlar içinde olmamasını isteyeceğini ileri sürebilir. Dolayısıyla bu görüşün sahipleri de AB ve ABD açısından önemli olanın, Türkiye’nin ABD’nin Ortadoğu ekseni ve AB’nin hedeflerinden uzaklaşmaması olduğunu öne sürebilirler.
    Kendi içinde bir tutarlılığa sahip olan bu iki tez de ilk bakışta birbirine tezat gibi görünecektir. Bu çelişki, ilk bakışta, gelişmeleri farklı politik perspektiflerle okuma tutumundan kaynaklı bir çelişki gibi görünse de aslında AB ve ABD’nin tek bir politikalarının olmadığı gerçeği de bu çelişki gibi görünen durumu koşullamaktadır. Bu durum, “ekonomik istikrarın bozulacağı” kaygısıyla “uzlaşma turları” yapan TÜSİAD için de geçerlidir.
    AKP’ye karşı harekete geçen güçlerin, Türkiye’nin ABD ekseni ve AB hedefinden uzaklaştırmak gibi bir hedefleri olmadığı da dikkate alındığında, ABD ve AB’nin kendi çıkarlarını Türkiye’de gelişecek yeni duruma adapte etmekte gecikmeyecekleri kolaylıkla söylenebilir.
    Ancak önemli olan, Türkiye’nin “düşük yoğunluklu” ve işbirlikçi karakterli bu “demokrasi” modelinden bir an önce kurtulabilmeyi başarması gerektiği gerçeğidir.
    AKP’nin bugüne kadar demokrasi konusunda sergilediği “kendine Müslüman” tavırların, tutarlı bir demokratlık açısından parti kapatmaya ilkesel olarak karşı çıkanları dahi düşünmeye iteceği açıktır. Ayrıca, bugüne kadar AKP’nin politikalarından mağdur olanların, AKP’ye özel bir “özgürlüğün” peşine düşmek yerine, ‘demokratik bir anayasa, demokratik bir Türkiye’ talebi ekseninde bütün partilerin kapatılmasına karşı çıkmayı tercih etmelerinden daha doğal bir şey olamaz.
    Fatih Polat
    www.evrensel.net