Biri çok yazarlı iki kitap

Sonsuza Rüzgârdı 68 (2005) Öner Yağcı-Ahmet Nergiz-Bahrem Yıldız-H.Hüseyin Yalvaç


Sonsuza Rüzgârdı 68 (2005) Öner Yağcı-Ahmet Nergiz-Bahrem Yıldız-H.Hüseyin Yalvaç
Gerek dünyada, gerekse Türkiye devrimci hareketi içinde 68 kuşağının çok önemli bir yeri vardır. Bu kuşağın içinde yer alan dört arkadaştan biri olan Öner Yağcı, kuşağın oluşumunu, besleyen kaynakları, romanımıza yansımasını, dününü bugününü, öncülerini ele alıp yazısının sonuna bir de kaynakça eklemiş.
Yazısının başında; “68 kuşağı, 1940’lı yılların ortalarından itibaren emeklemeye başlayan Cumhuriyetin emekçisi bebeklerin, bu aydınlık ufuklarda büyüyüp gençliğe adım atmalarıyla ortaya çıkan ve artık başka bir dünya arayışıyla ülkemizi emperyalist bağımlılık ilişkilerine ve emperyalist borç batağına sürüklemeyi tercih eden işbirlikçi politikalara karşı bağımsızlığın direniş mevzisi olmasıdır” diyerek düşüncelerini belirten Öner Yağcı, bu kuşak hareketinin edebiyatımıza yansımasını da; “Birincisi, 68 kuşağı yaşadıklarıyla romancıların ve öykücülerin bir kısmını etkilemiş, bunların kuşakla ilgili yapıtlar üretmesine neden olmuş; ikincisi ise kuşak kendi içinden, kendisini yaşayan yazarların ortaya çıkmasını sağlamıştır” diyerek belirtmektedir.
Kitaba yazdığı sunu yazısında; ”1961 Anayasası’yla yükselen sosyal bilinç, bu uşaklaşma gidişine karşı duracak bir var olma duyarlılığını da harekete geçirdi. Dünya gençlik hareketleriyle bir başlangıç denkliği gösterse de, Türkiye 68’i kendi özgün koşulları nedeniyle anti-emperyalist ve ülkesine sahip çıkma kimliğini sürekliliğe taşıdı. 68 ve devamı bu sahiplenmenin göstergesidir” diyen H.Hüseyin Yalvaç, Ahmet Nergiz ve Bahrem Yıldız, 68 kuşağına kendi açılarından şiirleriyle de bakmışlardır.
Ahmet Nergiz; “Yürüyüş başladı altmışlı yıllarda/ Sürecek başımız erene dek şafağa/ Sürgünler taze, ak düşse de saçlara// Selam olsun bu yolda ölenlere/ Selam Olsun bu sevdaya düşenlere/ Selam Olsun boy atan sürgünlere” dizeleriyle, kuşağına selamı pekiştirirken, Bahrem Yıldız otuz bölümlük şiirinin sonunu; “Sen kahpe kasığından/ Fırlayan son piç/ Döl yatağındaki karmaşık varlık/ Beyinlerde korkulu/ Sen bilmem ne izm/ Yok ettiğin kavramlarda satılık/Yozlaşmış beyinlerde çıkar ilahı/ Ey şerefsiz ide/ Emperyalizm” diyerek noktalamaktadır.
H.Hüseyin Yalvaç, “Kürdü Zazası Alevisi Sünnisi/ Süryanisi Lâzı çerkezi/ doğulusu batılısı/ kuzeylisi güneylisi/ Arabı Şafisi Tahtacısı Türkmeni/ Gürcüsü Ermenisi/ Nihayet bu ülkenin tamamı/ bölük bölük bölünüyordu/bilmiyordu sanki kimse/ ağaçlar tek tek ağaçtır/ orman denir hepsine// İşte bir anlayabilseler/ Türkiye demenin orman olduğunu/ bir ağacın diğerini koruduğunu/ savururlardı dallarını/ gelen emperyalist alevlere/söndürürlerdi onu” dizelerinin yer aldığı “Bağımsız Türkiye” adlı şiirde, hareketi bütünlü kavramanın ve birlikte mücadelenin önemine vurgu yapıyor.
Her düşünce, yeniden üretilmeye gebe olduğu için, yapılan işe bir katkı özelliği taşır. Dört ayrı düşüncenin 68 kuşağı hakkındaki görüşleri de bu bakımdan önem taşımaktadır.

Deşifre Etme Yalnızlığımı (2008) Resul Üstün
Aşık İhsani’nin bir türküsünü sınıf arkadaşlarına dinlettiği için “Diyarbakır ili ve çevresinde öğrenim yapamaz” cezası alan lise ikinci sınıf öğrencisi Resul Üstün, 1959 yılında Ergani’de doğmuş. Mardin Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Erzurum’da öğretmenliğe başlamışken 12 Eylül darbesi yetişip yaşamını altüst etmiş. Tutuklanma, yargılanma ve beraatten sonra, halen sürdürdüğü öğretmenliğe yeniden başlamış.
Daha önce biri şiir, diğeri eğitimle ilgili iki kitap yayınlayan Resul Üstün’ün üretileri, “Korkuyorum” şiirinin;
“Dün korkmuştum/ Bugün de korkuyorum/ Yarın da korkmaya/ devam edeceğim diye korkuyorum/ Ellerin kelepçede/ ayakların prangada/ bedenlerin hücrede olması değil beni korkutan./ Korkum/ yüreklerin prangadan/ beyinlerin kelepçeden kurtulamamasındandır” dizelerinde görüldüğü gibi, yaşantısından izler taşıyor.
Kimi şiirlerinde öyküsel anlatımı yeğleyen, kimilerinde de yöresel ağız kullanan şair, “Hüzün Kuyusu” adlı uzun şiirinde, kardeş kavgası yaratanlara, yapanlara;
“Renkleri ve dilleri ayrı olsa da/ Tüm yüzler tanıdıktı hüzün kuyusunda/ Ebeveyndiler/ Kardeştiler/ kuzendiler/ hısım akraba, kirveydiler/ Uyandığımda her biri ayrı bir yerde/ yine gırtlak gırtlağaydılar/ Oooof!/ Of ulan vampir doyumsuzluk/ İçtiğin tüm kanlar/ damarındakiyle aynıdır, uyan artık” diye seslenmektedir.
Aşktan ölüme, ihanetten özveriye, şiirden adalete, hayatın içinde yer alan çoğu olguya değinen Üstün, “Beni sev öğretmenim/ çünkü sen/ beni sevdiğin kadar öğretmensin” diyerek öğrenci-öğretmen ilişkisine de gerçekçi bir boyut kazandırmaktadır.
“Senin anlayacağın dağ lâlem/ beyaz cehennemde cennet peşindeyim// Bitlis Deresi heyelana/ ben sana teslimim/ Tut ellerimden/ deşifre etme yalnızlığımı/ Kansıza soysuza rezil etme beni/Dayanamam ölürüm sonra”
dizelerinin içinde yer aldığı kitabın adını taşıyan şiirde, kendini doğduğu bölgenin bir kentiyle özdeşleştirip, duygularını bir su berraklığında okuyucuya yansıtan şair, ne yazık ki hem şiirin bütünlüğü içinde, hem de kitabın adı olarak aykırı duran (deşifre) sözcüğünü kullanıyor. Oysa ki, Türkçe karşılığı varken yabancı sözcük kullanma özentisi, bu kez Bitlis Deresi’ni değil ama, şiiri heyelana uğratıyor.
Güngör Gencay
www.evrensel.net