Fotoğraf: AA

KENTTEN GELEN

  • Günümüzde, kozmopolit İzmir’in mütevazı bir ilçesi konumunda olan Buca’nın MÖ 130'lara uzanan tarihinin, birçok uygarlığa tanıklığının, bu uygarlıklardan kalan tarihi ve kültürel yapıtların görkemi ile günümüz kapitalist toplumunun nobranlığı arasında sıkışan bir kültürel yapı söz konusudur Buca’da.


    Günümüzde, kozmopolit İzmir’in mütevazı bir ilçesi konumunda olan Buca’nın MÖ 130'lara uzanan tarihinin, birçok uygarlığa tanıklığının, bu uygarlıklardan kalan tarihi ve kültürel yapıtların görkemi ile günümüz kapitalist toplumunun nobranlığı arasında sıkışan bir kültürel yapı söz konusudur Buca’da. Buca; Rumların, Yahudilerin ve Türklerin bir arada yaşadığı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Hollanda şirketleri ile daha çok ticari ve endüstriyel ilişkiler çerçevesinde oluşan Levanten Grubu’nun sayfiye yeri olarak yerleştiği bir belde özelliğini yakınçağ öncesinde taşımaya başlamış, bu özelliğini “Buca köyü” nitelemesinin yapıldığı yakın bir döneme kadar taşımış, ne var ki günümüzde hızlı bir betonlaşma ve bu betonlaşmanın tanımladığı bir modernleşmeyle ilişkilendirilir hale gelmiştir. Nüfus artışının zorladığı daha fazla üretim ve hizmet alanı açma telaşı da, Buca’nın tarihten getirdiği kimliğini zedeleyen birçok ögeyi dayatmıştır. Bu dayatma, Buca kültürüne sahip çıkma hevesiyle bu sahip çıkışı mimariden öteye geçirememiş olmasıyla hayli teknik ve yapay bir eğilimi canlı tutmuştur.
    Buca, Buca’yı Buca yapan değerlerini gitgide yitirmekte, buna karşın Buca’ya eklemlenen değerler, öz kültüründen uzak, ya bir taklit ya da teknolojik olanın güdümünde biçim kazanan eklemeler olarak dikkat çekmektedir. Bunların başında dünyanın üçüncü büyük heykeli olan 23 metre uzunluğundaki Mevlâna heykeli gelmektedir. Kültürel tasarımlarını toplumsal gelişmeye dayandırmayan her anlayış, devasa yapıtlar dikmeyi kültürlenme biçimi olarak ortaya koysa da, bu biçim zamanın ve mekanın uygunsuzluğunu haykıran bir materyal yığını olmaktan kendini kurtaramaz. En azından Mevlâna gibi evrensel bir düşünce insanının sunumu böyle bir yapaylıkla eş değer olmamalıydı. Buca’da yerel yönetimlerin temel eksiği, Buca’da hayatını sürdüren insanların kimliklerine koşut bir açılım yakalayamamış olmalarıdır. Değer yitimi ve aşınma, yalnızca Buca’nın kültürel ikliminde yaşanmıyor kuşkusuz; bir zamanlar Ege Bölgesi’nin üzüm yetiştiren en önemli merkezlerinden biri olan Buca, bu özelliğini de yitirmiştir. Otantik oluşundaki birçok el emeği etkinliği ortadan kalktıkça, otantik olanı korumak görsel bir seyri korumaktan öteye gidememektedir. Kaldı ki Buca’daki herhangi bir kültür tasarımı, bir düşünce halini aldığında emekçilerin, öğrencilerin ve göç dolayısıyla Buca’ya yerleşen değişik kültürlerden insanların dünyalarıyla nitel bir buluşmayı sağlayamamaktadır. Bir buluşma, ancak kültüre ait mekan ya da olanakların eğlence ve gösteri amaçlı kullanıma açılmasıyla olasılık kazanmaktadır. Bu da, üretici-dönüştürücü bir ilişkiyi işaret etmekten çok, tüketici-tahrip edici bir ilişkiyi gündeme getirmektedir.
    Hal böyle olunca, doğal olarak üretici olmayan bir kültür yapılanması, yapılandığı alanı yalnızca kendi dışında üretilmiş olanı sahneleyen bir alana çevirir. Tüketim kültürünü ve onun aldatıcı özgünlüğünü ayakta tutar. Bir süre sonra, çeperinde oluşan kültürel, sanatsal birikime kendini ifade olanağı da tanımaz olur. Buca’da hayatını sürdüren birçok kültür insanının ve sanatçının kültürle ve sanatla ilişkisini başka eş değer ya da daha üst ölçekler üzerinden sürdürmesi de bu yüzden sanırım. Üretici alan desteklenmedikçe, devasa kültür merkezleri inşa etmek de fazla bir anlam taşımıyor üstelik. Buca’nın öz kültürüne en uzak olduğu yan da sözcüğün tam anlamıyla bu alandır. Buca’nın aktörleri olan yerel yönetimler, siyasi partiler, kültürel örgütlenmeler, demokratik toplum örgütleri, bu alanı iyi çözümleyip bu alandaki ilişkileri harekete geçirebildikleri oranda kendi bünyelerinde de bir hareketlilik sağlayabilirler.
    Metropolün merkez ilçesi Konak ile karşılaştırıldığında, Buca’nın kültür-sanat alanındaki birçok olanaktan yoksun olduğu ve bu alana ait etkinlikler bakımından nicel ve nitel bir azlık da söz konusudur. Yerleşik bir tiyatrosu yoktur, yalnızca üç salonlu bir tane sineması vardır, görsel sanatların sergilenmesine yönelik hiçbir galerisi yoktur, konser ve konferans salonları belediyenin ve fakültelerin bünyesindedir, kent merkezine hayli uzak bir anfi-tiyatrosu vardır.
    Kitabevi ve kültür etkinliği yürüten merkezlerin sayısı, bir elin parmaklarını geçmemektedir. Hepsinden önemlisi, Buca’da bir kültür tasarımı çevresinde örgütlenebilen bir hayatın varlığından söz edemeyişimizdir. Buca, örgütlü bir kültür tasarımı ile gündelik hayatı buluşturabildiğinde, kente ve kentliliğe dair bir adım da atabilecektir. Bu tasarım, Buca’nın geçmişi ile geleceği arasında bir köprü işlevi de görecektir üstelik. Ve kentine karşı sorumlu birey, köprünün üzerinden geçenleri, kendine karşı bile sorumlu olmayan ise köprünün altından geçen suları seyredecektir. Su kaynaklarının azlığı dolayısıyla İzmir’i de tehdit eden kuraklıktan daha önemlisi kültürel kuraklık tehlikesi; coğrafyamızdan önce kafalarımızın içinin çölleşmesi gibi…
    Altay Ömer Erdoğan
    www.evrensel.net