KENTTEN GELEN

  • Toplumun tüm üyeleri arasında dayanışmayı sağlayan ve sosyal devlet ruhunu geliştiren sosyal güvenlik sistemi, ülkemizde reform adı altında ulusal ve uluslararası sermayenin talepleri, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmasıyla yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır.


    Toplumun tüm üyeleri arasında dayanışmayı sağlayan ve sosyal devlet ruhunu geliştiren sosyal güvenlik sistemi, ülkemizde reform adı altında ulusal ve uluslararası sermayenin talepleri, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmasıyla yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır. İktidarın IMF’ci ve sermaye yanlısı olan bu çalışmasına karşı yüz binlerce işçi, kamu çalışanı, emekli, yurt çapında kendi gelecekleri için, ailelerinin geleceği için, kendilerinden sonra gelen kuşaklar için 13-14 Mart’ta son yılların en büyük tepkisini gösterdiler. İş bıraktılar, alanlara çıktılar. Türk-İş, 13-14 Mart’ta yurt çapında başarılı olan eylemlere Emek Platformu ile ortak imza atmıştır. Ancak bu ortaklık uzun sürmemiş ve eylemler sonrası hükümet, mecburen sosyal taraflarla görüşme sürecini başlatmıştı.
    Aslında tehlikenin farkında olan birçok emek örgütü, uzun zamandır bu şekillendirmeye tepki gösterip karşı koymaya çalışmıştır. Seslerini duyurmak için basın açıklamaları yapmışlar, meydanlara çıkmışlardır ve toplumun birçok kesimi bu tepkilere destek vermiş, güç katmıştır. Çalışma hayatımıza esnek çalışma, taşeronlaştırma gibi uygulamalar getirilerek büyük bir kıyımın yapıldığı 4857 sayılı İş Yasası’nın çıktığı dönemlerde olduğu gibi, bu sese destek olmayan demokratik kurumlardan ve sınıf örgütlerinden biri, ne yazık ki Türk-İş olmuştur. Türk-İş, taraflarla görüşmesinin ardından 24 Mart’ta yapılan açıklama sonrası mücadeleden kaçmıştır. Elbette ki bu, ülkemizde çalışma hayatını yakından takip edenlere sürpriz olmamıştır. Tünk-İş ayrıca, kendisine hiç de yabancı olmayan “kulis çalışması yapmak!!” şeklinde inanılmaz bir karar almıştır.
    24 Mart günü Emek Platformu’nun, işveren ve hükümet temsilcileriyle yaptığı görüşmelerin ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı uzlaşmayı açıklamıştır. Hükümetin yaklaşımının emek örgütlerinin çoğu tarafından kabul görmediği daha sonra ortaya çıkmıştır. Ancak garip olan şudur ki, bakan bu açıklamayı yaparken neden emek ve meslek örgütlerinin temsilcileri her şey gayet normalmiş gibi bakanın yanında durmuşlardır? Neden tepki vermemişlerdir? Neden birlikte basın açıklamasına katılmışlardır? Ya da bu açıklamaları kabul etmiyorlarsa neden orayı terk etmemişlerdir? Yoksa bakanın dediği gibi içeride gerçekten her şeyi kabul edip daha sonra yapıldığı söylenen “değişiklik”lerin, işçi sınıfı ve emekçiler için kayda değer hiçbir kazanım sağlamadığı birkaç gün içinde ortaya çıkınca, gelen tepkiler karşısında geri adım mı atmışlardır? Şayet bu şekilde olmuşsa, işçi sınıfının kendisini temsil eden örgütlerine karşı umudunu kaybetme olasılığı, artık büyük bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Çalışma Bakanı ile Türk-İş Başkanı “uzlaşma” tabloları çizerek açıklama yaparken, sadece seyreden ve susan DİSK, KESK ve TTB yöneticilerinin, durum netleşmeye başladıktan sonra “aslında tam anlaşmamıştık” anlamına gelen açıklamalar yapması da, bu gerçeğin ana sebebini netleştirmektedir.
    Peki hükümetle sosyal taraflar neyi görüşmüşlerdir? Tasarının neresinde anlaşmışlardır? Bu tam bir muammadır. Geleceğimizi karartan ana maddeler bu şekilde hâlâ dururken ve 14 Mart öncesine göre ortada bir kazanım yokken, anlaşma ya da uzlaşma nerede sağlanmıştır? Tasarıya karşı itirazlar Türk-İş tabanındaki işçiler dahil olmak üzere toplumun her kesiminde sürerken, hükümet tasarıyı yangından mal kaçırır gibi Meclis’e taşımış ve “Temel Yasa” olarak ivedi görüşülmesini istemiştir. Bu durum, toplumun taleplerinin ne kadarının karşılanıp karşılanmadığının halk tarafından, emeği ile geçinenler tarafından tespit edilmeden bir oldubittiye getirilmesi sonucunu doğurmuştur. Ve beklenen son olmuş, hükümet Türk-İş’i, Türk-İş de kendi işçisini aldatmıştır.
    Yasanın Meclis’te “Temel Yasa” olarak görüşülmek istenmesi, halkın yasayı etraflıca algılamasını ve Meclis’te vekillerin tartışmasını engellemekten başka bir anlama gelmemektedir. Hükümetin bu dayatmacı tutumu, sosyal tarafların görüşlerini dikkate almadaki samimiyetsizliğini bir kez daha göstermektedir. Peki Türk-İş bu oyuna neden alet olmaktadır? Neden mücadeleden kaçmıştır? Ayağa kalkma fırsatını tam da yakalamışken… Bunun cevabı 2007 Aralık ayı içerisinde yapılan Türk-İş Genel Kurulu’nda saklıdır. Uzlaşma aslında o günlerde sağlanmıştır!..
    Emeklilik yaş haddinin 65 olması, refah payı ve fiili hizmet zammı konularında tasarıdaki düzenlemede ısrar edilmesi, sosyal güvenliğin ortadan kaldırılmasıdır! Sosyal devleti tasfiye etme niyeti açıkça görülmekte iken, Türk-İş’e sormazlar mı, “bu neyin uzlaşması” diye; “bu hangi uzlaşma”, “bu kiminle uzlaşma” diye?..
    Sınıfına sahip çıkması gereken Türk-İş, sermaye kesimlerine sahip çıkmış ve sağduyu açıklamasını onlarla yapmıştır. Türk-İş asgari ücretin belirlenmesinde olduğu gibi görevini yapmıştır. Uzlaşının ikinci ayağı tamamlanmıştır.
    Tarım devrimini, sanayi devrimini kaçıran ülkemiz teknoloji devrimini, akıl devrimini de kaçırmaktadır. Gelir dağılımındaki bozukluk devam etmekte, emek ile sermaye arasında meydana gelen adaletsiz ve dengesiz dağılım, gün geçtikçe artmaktadır. Yoksulluk yaygınlaşmakta, işsizlik ve kayıt dışı istihdam sosyal güvenlik sisteminin asıl sorunları olmaktadır.
    Bu sorunlara karşı toplumun her kesimi gerekli tepkileri göstermelidir. Ancak Türk işçi sınıfı artık ayağa kalkmalı, mücadeleyi doğrudan yaparak başarıya ulaşacağını ve kendisini temsil eden sınıf örgütlerinin ne durumda olduğunu görmelidir. İşte o zaman kendisini yönetenlere ve temsil edenlere daha gür bir sesle soracaktır. “Bu neyin UZLAŞMASI?” diye… “Bu hangi UZLAŞMA?” diye…
    *Türk Harb-İş Sendikası Eskişehir Şube Başkanı
    Hasan Atak*
    www.evrensel.net