O, müziğin kırmızı ışığından geçti

Sonuçlarını bilerek kurallara uymamak, çoğu zaman “kendine özgünlüğü” beraberinde getirir.


Sonuçlarını bilerek kurallara uymamak, çoğu zaman “kendine özgünlüğü” beraberinde getirir. Bu, sanatta da böyle. Sanatçının, “kendine özgünlüğü”nün, bir “tarz” halini alması ise çiğnenen veya uyulmayan kuralların, teknik altyapılarının ve teorisinin sanatçı tarafından çok iyi bilinmesiyle de ilişkilidir. Bunun dışında, hayata nüfuz ettiği ve üretip sunduğu şeyler arasındaki tutarlılığın doğru orantısı, “tarz” halinin altını çizer. Ahmet Aslan, kişiliği ve kendine özgünlüğüyle tarzını çoktan oturtan ender müzisyenlerden. O, müziğin temel eğitimlerinden geçip, armonik yapısını öğrenip, akademik birikimi ve değişik duygulanımlarıyla yarattığı kendi müzik dünyasında, sonuçlarını bilerek öğrendiği ve öğrettiği kurulları ihlal ediyor. Ve bu ihlal, sadece yerleşik katı kurallara bir başkaldırı değil, aynı zamanda belli bir alternatifliği de beraberinde getiriyor. Ahmet Aslan’ı, konserleri için geldiği ve artık dönüş hazırlıkları yaptığı İstanbul’da bulduk. Ve kendisi gibi sıcak, samimi bir söyleşi yaptık.

Nerede doğdunuz?
Dersim Hozat doğumluyum. Liseyi orada bitirdim. 20 yaşına kadar doğduğum yerde yaşadım. Ardından üniversite hayatı başladı. Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi Resim Öğretmenliği Bölümü’ne kayıt yaptırdım. Ama devam etmedim. Ardından İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuvarı’na girdim. Gezmek için yurtdışına çıktım. Dönmeyerek orada yaşamaya karar verdim.

Hayatınızda Almanya dönemi başlamış oldu...
Evet. Almanya Duseldorf’taydım. 1.5 sene gitar dersleri aldım. Armoni öğrenmem gerektiğine karar vermiştim. Piyanom olmadı. Olsaydı yerleşik bir hayat isterdi. Ben de armoniyi öğrenmek için en uygun enstrüman olarak gitarı seçtim. Çünkü gittiğim her yere birlikte taşıyabileceğim bir enstrümandı.

Peki armoni eğitimini alırken zorlanmadınız mı? Nihayetinde oraya Doğu müziğinin temellendirdiği kulağınızla gittiniz...
Batı müzik eğitimi dünyada standarttır. Bunu öğrenmek gerekiyor. Yani köydeki adam da konuşmasını biliyor, üniversite okumuş bir adamla arasındaki tek fark, üniversiteli yazmayı da öğreniyor. Yazmak konuşulanların fotoğrafını çekmektir. İşte müziği de yazabilmek için müziğin yazılımını öğrenmek gerekir. Ama zorlandım diyemem. Armoni, dünyada standartize edilmiş, matematiksel bir sistemdir. ülkelere göre değişmez.

Sizin, müzik akademilerini, müzik okullarını eleştiren yazılarınıza da rastladık. bu anlamıyla, demin bahsettiğiniz şeylerle çelişmiyor mu?
Evet, akademilerin insanları tek tipleştirdiğini düşünüyorum. Kişinin farklı özelliklerini törpüleyebilecek bir süreç. Standartize edilmiş tek tip insanı, tek tip müzik anlayışını dayatmak. Bu yüzden hiçbir akademiyi bitirmedim. Ama yine de haksızlık etmemek lazım. Akademiyi hem küçültmemek hem de yüceltmemek gerekir. Dediğim gibi müziği okumanın yazmanın yolu da bu gibi kurumlardan geçiyor. İnsanı disiplinize eder, sorumluluk duygusu geliştirir. Bu yanları tabii ki olumlu. Bunun yasaları budur ki armoni de yasalar üstüne kurulmuştur; bu yasaktır, bu serbesttir diye anlatır hocalar. Ve “bu yasaları senin önüne koydum, çünkü yasa koymazsam bu işe nereden başlayacağını bilemezsin” derler. Öğretebileceğini öğrettikten sonra artık istediğin gibi yürüyebilirsin. Bir sürücü okulundaki örnek gibi. Kırmızı ışıkta geçmemeyi öğrenir gibi... Ama öğretim süresi boyunca...

Ahmet Aslan müziğin kırmızı ışığından geçti mi peki?
Evet geçtim. Müziğime bakarsanız bu çakışmalara rastlarsınız. Benim oluşturduğum müzik kentinde kırmızı ışıkta da geçiliyor. Bilinçli olarak kurallara uymama var. Bilerek geçme var.

Zazacanın ses özelliğinden, müziğe yatkınlığından biraz bahseder misiniz?
Zazacanın fonetik anlamda payı vardır diyebilirim. Yani benim penceremde artı değeri vardır. Coğrafyanın etkileri büyüktür. Çünkü doğa insanı kendine benzetiyor. Bir başka unsur, yerel ozanların çok yer gezmesi. Tabii bir de baskı görmüş bir toplum. Acının getirdiği sanatsal dönüşümler söz konusu.

Dersim Ahmet Aslan’ın kişiliğini oluşturmasında ne kadar etkili oldu?
Tabii orada doğdum, büyüdüm. Şimdi 37 yaşındayım. 20 yaşına kadar orada çok mu bilinçli yaşadım? Hayır. Ama benim bir tarihçi gibi kaydetme özelliğim vardır. Yaşadıklarımı kaydederim. 20 yaşına kadar yaşadığım her şey bedenimde, bilincimde kalmıştır. Oradaki kelimelerin, karakterlerin hepsi kaldı bende. Konuşma biçimim yaşlılarınki gibi oldu. 20 tane yaşlı adam dolaşıyor oralardan, içimde. Bazen onlar arasında ben de kayboluyorum, bulamıyorum kendimi. Kendimi nereye koymuşum bilemiyorum. Bana sadece bu kaydettiklerimi, kayboluşlarımı müzikal açıdan yaşamak, notalandırmak düştü.

Dersim’i çok mu seviyorsun? Ahmet Aslan bir Dersim aşığı mıdır?
Haşa, ben kendimin budalasıyım. Aşık olmak emek ister.

Bildiğimiz kadarıyla televizyon izlemiyorsunuz ve çok az müzik dinliyorsunuz. Nedenini öğrenebilir miyiz?
Radyo dinliyorum. Şimdi radyodan bir haber dinliyorsunuz, haberin duyumu aynı ama dinleyicide farklı görüntü oluşuyor. Herkes kendi görüntüsünü canlandırır. Ama televizyon böyle değil. Tek bir görüntü koyar ve herkes aynı görüntüde kalır. Böyle olunca fantezi körlüğü söz konusu oluyor. Ve bir sürü zaman kaybına yol açıyor.

Bunun dışında müziğinizi etkilememesi için de böyle bir tavır söz konusu olabilir mi?
Hayır. Bu iletişim araçları müziğimi etkileyemez. Ben bir müzik dinleyerek oradan kendi müziğime bir form kazandırarak müzik yapamam.

İlk albüm yapma süreciniz nasıl başladı?
Armoniyi öğrenme dönemimde evde saatlerce pratik yaparken ilk eserlerim oluşmuştu zaten. Bir de köy yaşantımla, oralarda biriktirdiklerimle o formlarla bütünleşince bir kompozisyon, bir estetik ortaya çıktı. Bu eserlerin armonizasyonlarını, partikürlerini yazdım. Sonra Alman arkadaşlarımla bu yazdığım şeyleri bir çalalım, bakalım ortaya ne çıkacak dedim. Kayıtlar oluşmaya başladı. Bu kayıtları sunalım dedik ve sunduk.

Ahmet Aslan’ın tarzı nedir? Yaptığı müziği hangi türe koyabiliriz? Bir ismi var mı?
Ahmet Aslan tarzı diye bir şey yok. İnsanların müziğime koyduğu isim kabulümdür.

Türkü ve bestelerinizi seslendirirken kullandığınız yöresel dil, sizin seçiminiz midir?
Sizin de gördüğünüz gibi bu konuşmamda da var. Bunun dışında halk müziğinde ayaklar, tavırlar hep yöreseldir. Yöresel ağızlarla söylenir. İstanbul Türkçesi ‘toprak’ der, aşık Veysel ise ‘torpak’ der. “Senin Türkçe gramatiğin kötü, bu besteleri Türkçeyi iyi bilen birine söyletmen gerekir” eleştirilerini de çok duydum. O zaman ben de İstanbul Türkçesinin hegemonyasını esas almamak gerektiğini söylüyorum.

İstanbul’daki ilk konserinizde çok heyecanlandınız...
Avrupa’da birçok konsere, etkinliğe çıktım. Ama hayatımda ilk kez bu kadar heyecanlandım diyebilirim. Elim kolum tutuldu neredeyse. İstanbul’un kerameti olsa gerek.

Peki Ankara konseriniz nasıl geçti?
Ankara birazcık daha rahat geçti. İstanbul’un havası farklıydı. Türkiye’de ilk kez konser veriyordum. İlgi göreceğimi bekliyordum ama bu kadarını tahmin edemiyordum.

Konsere çıkmadan, kuliste nasıl konsantre oluyorsunuz?
Öncelikle şunu belirteyim. Benim sahnemde alkol yok. Ben izleyenlerin verdiği tepkiyle bütünleşip konsantre oluyorum. Dış müdahalelerle çıkıp müzik yapmak bana göre değil. Eğer dış müdahalelerle müzik yapıyorsanız, bu sizin değil, o dış müdahalenin kerametidir. Ben doğal olandan yanayım.

Yeni projeleriniz var mı? Farklı tarzlar denemeyi düşünüyor musunuz?
Bunu birazcık benim çalışma tarzım belirleyecek. Hesap kitap yapmak istemiyorum. İleride yapacağım tek hesap çıkaracağım albüme şu eseri alıp almamaktan öteye gidemez. Mesela çaldığım şeyin hemen kaydını almıyorum, notasını yazmıyorum. Onu o gün çalarım, bir saat sonra uçar gider. Bir iki ay sonra o çaldığım şey kendiliğinden yine gelirse hoş gelip sefalar getirir. Altı aya kadar da kendisini buluyor. Göçmen kuşlar misali.

Ruh haliniz nasıldır? Mutlu bir insan mısınız, melankolik misiniz? İyimser misiniz?
İyimser değilim. Çok mutsuz da sayılmam. Hiç yoktan kendi kendimi eğlendirmeyi bilirim. Elimde bir çöp olsa onu kıra kıra kendime eğlence yaratabilirim.

Türkiye’deki sektör müziğinden bahsedelim. Kulağınıza çalındığı kadar pop ve benzeri müzikleri nasıl buluyorsunuz?
Batı’nın cazını, pop müziğini dinledikten sonra Türkiye’de bu tarzların çok zorlama ve bir kolaj niteliği taşıdığını görüyoruz. Bir sürü terzinin kullanmadığı, attığı artık parçalar burada birleştirilip piyasaya sürülüyor. Ortada yaratılan bir şey yok. Batı’da bir popçu klasik müziği bilir, hatta iyi bir klasikçidir. Klasiği kavrayamayan bir adam pop veya caz yapamaz.

Ahmet Aslan müziği ne zaman bırakır?
Bilemem, yarın da bırakabilirim. Babadan oğula geçen bir halifelik değildir sanat; civan bir gençlik gibidir. En renkli, en hırçın, en belalı günleri yaşadığın civan bir gençlik gibidir. Kalıcı olan insanın kendisi olur...

Hiç klip çekmediniz, röportajlarınıza rastlanmıyor. Türkiye’de daha önce hiç konser de vermediniz, promosyon da yapmadınız. Buna rağmen tanındınız, bilindiniz. Türkiye’de kulaktan kulağa yayıldınız ve gerçekten hatırı sayılır bir dinleyici kitleniz oluştu. Bu durum size ne hissettiriyor?
Kötü bir ürüne promosyon da yapsanız, ona reklam da çekseniz bir işe yaramıyor. Belli bir kültürden, birikimden emzirdiğin şeyler, inşa ettiğin formlarla, kompozisyonla birleşince oluyor. Sonuçta baktığın zaman kültürün elementleri çoktur. O çevrede durmak, onlardan gıda almak gerekir. Promosyon, reklam, zaman açısından daha hızlı yayılmanı sağlayabilir fakat ben diyorum ki, o elementler sende yoksa yaptıklarını insanların gözüne de soksan bakmazlar.
Gülçin Gündoğdu - Nihat İlbeyoğlu
www.evrensel.net