yurtdışında yazmaktan, gürhan uçkan’a

2000 yılının kasım ayı başlarında Almanya’da yaşayan yazar dostum Yücel Feyzioğlu Ankara’da idi. O sıralar yurtdışından gelip yolu Ankara’ya düşen yazar/çizer ve sanatçılarla TRT int’de genelde söyleşiler yapılıyordu.


2000 yılının kasım ayı başlarında Almanya’da yaşayan yazar dostum Yücel Feyzioğlu Ankara’da idi. O sıralar yurtdışından gelip yolu Ankara’ya düşen yazar/çizer ve sanatçılarla TRT int’de genelde söyleşiler yapılıyordu. Bu programın yapımcısı da bıkmaz usanmaz, 24 saat TV’ci Hasan Çakır’dı. Telefon ettim. O da Yücel Feyzioğlu’nu tanıyordu. (Uzun yıllar Almanya’da öğretmen olarak çalışan Yücel Feyzioğlu, daha sonra yaşamını serbest yazar olarak kazanmayı yeğledi. Bir çok Türkçe-Almanca masal, öykü ve roman yazdı.) Akşama Orkut Stüdyosu’nda buluşmayı kararlaştırdık.
***
TRT İnt’de
Hasan Çakır benim Yücel Feyzioğlu’yla ‘sahne almam’ gerektiğini söyledi. Arkadaş hatırına evet dedik. Ardından ‘sahnede’ neyi konuşup söyleşeceğimizi sordu Hasan. Üstüne birkaç yazı yazdığım halde peşimi bırakmayan bir konu vardı: Yurtdışında yaşayıp Türkçe (roman, öykü, deneme, hatta şiir) yazmanın önündeki zorluk… Oralarda kalma süresi arttıkça da bu zorluğun acıya, hüzne dönüşen tıkanıklığı… Elbette bu zorluğu yenecek güçte yazarlarımız yoktur, hiç olmayacaktır demek değildi.
***
1986’da bu konuda yazdığım ilk yazının başlığı “Dil Gurbetinde” idi. Aldığım sözlü ve yazılı tepkiden, başta Fakir Baykurt olmak üzere, dışarıda yaşayan bir çok yazar dostumun, yazının içerdiği, imlediği kaygıya gereğince yaklaşmadığını gördüm. Kim bilir, belki de kendi açılarından haklıydılar. Örneğin şöyle cümleler okuduğumu anımsıyorum: “…sanki anayurtta yaşayan her yazar başarılı mıdır?”, “….sürgündeki nice ünlü yazarlar nasıl görmezden gelinebilir?”, “…biz buralara keyfimizden mi geldik?” gibi hiç aklımdan geçmeyen noktalara değindiler. Oysa bana söz konusu yazıyı yazdıran da yıllardır yurtdışında yaşayan (oralara gitmeden önce) iyi denebilecek bir yazarımızdı. “Biz bu toprağın tohumu değiliz. Olmuyor, gelişemiyoruz” diyordu bir mektubunda.
***
Neyse, yapımcı Hasan Çakır da, konuğumuz yazar Yücel Feyzioğlu da onayladılar önerdiğim başlığı. İçeri girdik. Bizi masa başında bekleyen yönetmen Nedim Atak’la el sıkışıp yerimize geçtik. (Yücel Feyzioğlu ile yaptığımız kırk dakikayı geçen söyleşi 15 Kasım 2000’de TRT int’de saat 24’00’da İkilem başlıklı programın 64. olarak yayınlandı.)
[Söyleşimiz sırasında Yücel Feyzioğlu iyimser ve hoşgörülü idi oralarda Türkçe yazan edebiyatçılara. Bir ara yetişmekte olan genç yazarlardan söz ederken “Bu çocukların gelecekte çok başarılı ürünler vereceğini ümit ediyorum” dediğinde, sakin bir sesle, “Hangi dilde?” diye sordum. Zeki ve sevimli olduğu kadar usta bir anlatıcı da olan dostum duvara çarpmış gibi oldu. Çünkü oralarda doğup büyüyen; edebiyata ve yazmaya heveslenen çocuklar, büyük olasılıkla, Türkçe dışında ‘düşünüp’ yazacaklardı. Hiç unutmuyorum, sevgili arkadaşım birden can simidi gibi (Türkçe yazmayan) Mevlana’yı anımsadı. “İyi, güzel de” dedim, “büyük ozan ve bilge Mevlana’yı Türk şairi mi sayıyor edebiyat tarihçilerimiz?]
***
Konuk olduğumuz bu TRT kanalının böylesine geniş bir alana yayın yaptığını o güne dek bilmiyordum. Yayını izleyen günlerde Avustralya’dan, Avrupa’dan tabii Türkiye’den olumlu olumsuz bir çok ileti geldi. Bunlardan TRT int’e gönderilenlerin bir bölümünü Hasan Çakır bana aktardı. (Bir de incelik gösterip baştan sona video kasete aldırdığı programın bir kopyasını verdi. Ne yazık ki aradan geçen yıllarda kasetteki sesler silinmiş, ne işe yarayacaksa, sadece görüntüsü kalmıştı.)
***
Adını hiç duymadığım bir yazarın gönderdiği üç sayfalık faksta neler yazılıydı neler… Yazım yanlışları bir yanda dursun… “Avrupa’daki Türk yazarlarıyla ilgilenmeyen Kültür Bakanlığı” ve “Türkiye Yazarlar Sendikası” ile anavatandaki “edebiyat dergileri” de benimle birlikte (benim yüzümden) payına düşeni alıyordu “3 tane kitabı yayınlanmış” bu yazarın öfkesinden… “Lütfen ülkedeki o çok bilen, o çok iyi yazan dostlar gölge etmeyin ihsan istemiyoruz. Yakın gelecekte göreceksiniz bizlere nasıl acımasızca ve sorumsuzca yüklendiğinizi… Gurbetçi yazarlar Avrupa’da yüz ağartacak ve Türk edebiyatını Avrupa’ya tanıtacaktır. Yeterki birazcık sabretmesini, gerçekçi olmayı ve avans vermeyi bilelim.”
***
Hakkı Devrim’den Bedii Faik’e
Rastlantı gördüğüm bir değerlendirme de Hakkı Devrim’indi. (Radikal, 10 Aralık 2000) “Bir romancı söyledi geçenlerde, ama kimdi hatırlamıyorum. Bana çok doğru gelen bir düşünceydi, yazarın adını veremeden size aktaracağım.“Türkiye dışında otururken Türkçe roman yazmak kolay değildir; mümkün değil de denebilir” diyordu. Bu doğruyu, romancının sözlerini okurken adeta iliklerimde hissettim. Daha önce bu açıklıkta düşünmemiş, ama galiba bu duygunun bir benzerini yaşamıştım.” Yazının tümü okunduğunda, daha çok Hakkı Devrim’in bu saptamayı yurtdışında yaşayan yazar Bedii Faik’e ‘dokundurmak’ için benimseyip bağrına bastığını öğreniyoruz. Olsun.
***
Stockholm nire Ankara nire…
Yaklaşık on altı ay sonra şair ve yazar dostum Gürhan Uçkan’dan bir e-posta geldi. Gürhan neredeyse otuz yıldır İsveç’te yaşıyordu. Türkçe’ye yaptığı çeviriler dışında pek çok şiir, deneme, öykü ve romanı yayınlanmıştı. Oradan Cumhuriyet’e Pazar Yazıları dışında haberler da gönderiyordu. 2002’nin hemen başında çıkan Kar Altında Güller Var adlı kitabımdaki yazılarından ikisi, yurtdışındaki edebiyatımız bağlamında idi. Birisi değerli yazar dostum Fakir Baykurt’la (1929-1999) ilgiliydi.
Gürhan Uçkan’ın iletisinden birkaç alıntı yapmak istiyorum: “Değerli ağabeyim, Kar Altında Güller Var’ı nasıl etkilenerek okuduğumu anlatamam.(…) ‘Yurtdışındaki bulandırılmış sularda neler yitirildiği’ konusunda yerden göğe haklısın. Bu konu tartışılmalı. Ancak, katılan herkes, özellikle yurtdışında yaşayanlar, peşinen darılmamaya söz vermeli. Biz yurtdışına yerleşen kişiler ve anadilimizde edebiyat yapmaya tutkun kalemler, zamanla garipleşiyoruz. Burası doğru ve kesin. Ben de sevgili Baykurt’un ülkesinde kalsaydı çok daha etkileyici yapıtlar yazmış olacağına eminim. Ben okur söyleşilerinde, imza günlerinde kendi yanlışlarımdan örnek veriyor, bu konudaki duyarlılığımı gösteriyorum.(…) Yurtdışında olduğu için kullandığı dilde duyarlı davranan ve yanlışlık yapmamaya özenen insanlar neredeyse birer dil dinozoru gibi anılmaya, alay konusu edilmeye başlandı. Bu konunun tartışılmasının başlatılması gerçekten iyi olacak.”
***
Bir Demet Özlemsin
Baştan ayağa edebiyatçı ve incelikli dostum Gürhan Uçkan (9 Mart 1948- 5 Aralık 2006) yaşasaydı eğer, geçen ay 60. yaşını idrak edecekti. Yine de vefalı dostlarından bir grup (Adları bilinmelidir: Münevver Oğan, Mustafa Sönmez, Nermin Küçükceylan ve Günay Güner) onun sanki (say ki) doğum gününe kocaman bir anı kitabı hazırladı. Gürhan’ın bir şiir kitabının (Bir Demet Özlem,1990) adı uygun görülmüş: Bir Demet Özlemsin. ( İsveç Atatürkçü Düşünce Derneği Y. 16.5 X24, birinci hamur 322 sayfa. Ankara, Aralık 2007).
Pek çok yazarın ve yakınlarının yazı, resim ve fotoğrafla zenginleştirdiği bir Gürhan Uçkan anı kitabı. Bu anı ve gözlemler ne kadar kişisel sayılsa da, edebiyatımıza olduğu kadar, ülkemizin bir dönem yakın toplumsal yaşamına da tanıklık etmektedir. Ayrıca kitaptaki yazıların, anı ve tanıklıkların derlenip sergilenmesindeki özen ve titizlik de övgüye değer. Bunları yazarken şeytan dürttü yine. Güzel dostum Gürhan başını kaldırıp da bu kitaba dokunabilseydi, diye geçirdim içimden. Ne kadar şaşırırdı kim bilir… Çünkü sittin sene kalsa kendisine ait böylesi bir çalışmayı yapmaya ne heveslenir ne de o gücü kendisinde bulacağını umardı… Ama ölüm döşeğinde iken dostları böyle bir çalışmayı kendisine getirmiş olsaydı… İşte sanırım Gürhan da ünlü fıkrada olduğu gibi; üzgün, gözü yaşlı dostlarına şöyle derdi: “Siz sadece beni yitiriyorsunuz. Ya ben… Onca dostlarımı bırakıp gidiyorum.”
Onu hep sevgiyle, iyilikle anacağız.
evrensel olmak - Remzi İnanç
www.evrensel.net