cızırtı

kısa geldi


Televizyon bizi yönetiyor diyeceğim, belki biliyoruz diyeceksiniz. Ama öyle böyle değil, yiyip içeceğinizi, tuvalete gideceğinizi bile onlar söylüyor. Bunu beklemiyordunuz değil mi?
Nasıl olduğunu anlatayım. Geçen gün bir sohbette, henüz yeni açılmış, reklam alamamış bir kanaldan şikayet edildiğini duydum. “Filme ara vermek bilmediler” diyordu bilinçli seyirci. Ne olmuş filme ara verilmeyince? Seyirci çayını ne zaman koyacağını, çişini ne zaman yapacağını şaşırmış!
Demek ki bunca yıldır on dakikada bir reklam girerek filmin içine edenler, bize ne iyilikler yapıyormuş. Ne zaman tuvalete gideceğimizi bilemediğimiz için bize rehberlik ediyorlarmış.
Bir kere de, sürekli reklam fakiri kanallar izleyen seyircinin bir şikayetine tanık olmuştum. Arkadaşları anlatıyorlardı, “Şunun yeni reklamını gördün mü, bunun reklamını gördün mü” diye. Vatandaş mağdurdu, reklam izlemediği için. Gündemi takip edemiyordu.
Bu hafta da kimi televizyon izleyicileri bir dizi yüzünden söylenmeye başladı. Zuhal Olcay’la Uğur Polat’ın yeni dizisi Beni Unutma, büyük hayal kırıklığı yarattı. Ne güzel oyuncuları bu kadar aradan sonra ekrana döndürmüş, diye düşünebilirsiniz. Ama dizinin kusurunu ilk kez burada açıklıyoruz: Dizi, kısa. 90-100 dakika değil, dolayısıyla reklamlarla iki, iki buçuk saate çıkamadı. 58 dakikada bırakmışlar. TRT reklama da abanmayınca, dizi maşallah göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Bir buçuk saatte.
Elinde kumandayla kalıp da “Eee, daha yeni ısınıyorduk” diyenler oldu haliyle. Biz futbol maçından, sinema filminden daha uzun süren dizilere alışmışız kardeşim. Diziye başladığımızda gündüz, bitirdiğimizde geceyarısı olsun isteriz. Aynı dizi süresinde akşam yemeği yiyip, bardak bardak çay içip, soyulmuş meyveleri dilim dilim götürüp, pijamaları giyeriz, hâlâ da dizi bitmemiş olur. Bu ne böyle kısacık, Amerikan dizileri gibi?
Diziler uzadıkça dizi çalışanlarının anası ağlarmış, senaryolar uyduruklaşırmış, çekimler dandikleşirmiş... Olsun, biz onları kusurlarıyla seviyorduk.
Reklam izlememekten, dizilerin iki saatten kısa olmasından rahatsız olmak normal mi? Ne acayip bir şeye alıştık biz, farkında mısınız...

televizyonunu yeni açanlar için
Flash TV, Tatlı Hayat dizisinin tekrarlarını yayınlıyor. Böylece efsane televizyon siması İhsan Yıldırım, ekranlara dönmüş oldu. İyi bir komedi izlemek isteyenlere tavsiye olunur. Haluk Bilginer dışında, İrfan rolünde Celal Kadri Kınoğlu, Menekşe rolünde Asuman Dabak, Tatlı Hayat’a hayat veren çok başarılı bir oyunculuk sergilemişlerdi. Şimdi Haluk Bilginer’in, biraz farklı olmakla birlikte benzer bir rolde yeniden televizyonda olduğunu görmek ilginç. Ama kısa bir karşılaştırmayla şu kadarını söyleyelim: Ahmet Muhtar, İhsan Yıldırım’ın yanına bile yaklaşamaz.
E2’de Komedi Gecesi başlığıyla Amerikalı stand up komedyenler çıkıyor. Tek kişilik gösteri yapan komedyenlerle tanışalı epey zaman olmuştu. Bunların Amerikalı asıllarını görünce tuhaf bir şey dikkatimi çekti. Adamların gösterilerinden siyasi espriler hiç eksik olmuyor. Onlarda da bizdeki gibi “Biz neden böyleyiz” gözlemleri üzerinden kurulan espriler çoğunlukta. Ama bizde “Türkler uzaya çıksa ne olur” sorusu varsa, onlarda Amerika’nın sağı solu işgal etme manyaklığı, hükümetin özgürlük düşmanı takıntıları falan hedefte. Demem o ki, bu işe acilen bir çözüm bulmalı. İki haftadır Amerikan televizyonlarını övüyor gibi görünmekten rahatsızım zaten...

ivis’in kaç oyu var?
(Yer: Haydi Gel Bizimle Ol programı stüdyosu. Dört kadın tartışırken, ismini vermek istemeyen seyirci dayanamayıp söze girer...)
Aysun Kayacı: Şimdi kalıp olarak söylüyorum. Dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela. Niye?
İVİS: O çobanın sana kıyağı kızım. Ama sen bunlara kafanı yorma.
Çiğdem Anad: Siz de kimsiniz? Biz kadın kadına tartışıyorduk.
İVİS: Ben ismini vermek istemeyen, oyunu vermek isteyen seyirciyim. Kanal değiştiriyordum, çok kalmayacağım. Ama iki çift lafım var.
Aysun Kayacı: Sözlerim çarpıtıldı. Fikir düzeyinde bir tartışma açmak istemiştim.
İVİS: İyi yapmışsın da, tartışma programı yapacağım diye oraya oturmakla işler bitmiyor kızım. Madem bir laf ettin, o zaman arkasında dur bari.
Aysun Kayacı: Herkesten özür dilemişim, ‘Kalıp olarak söylüyorum’ demişim. ‘Ben buna inanıyorum demiyorum. Ben bunu sorgulamaya başladım’ demişim.
İVİS: Senin gibi düşünen uyanıklar çok ama, hiçbiri kalkıp bunu söylemiyor. ‘Bana niye kızdılar’ diye hiç dövünme şimdi. O çoban düşmanı, ‘İstanbul’a niye geldiniz’ci abilerin gelip kurtarsın seni...
Aysun Kayacı: Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit? O benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?
Müjde Ar: O zaman en çok vergiyi veren 60 tane oy versin. Öyle şey olur mu?
Pınar Kür: Avrupa’nın herhangi bir büyük kentinde böyle bir akın oluyor mu, İstanbul’a olan akın gibi...
Müjde Ar: Herhangi bir Avrupa kentinde bu kadar aç insan var mı? Yok.
İVİS: Kızlar bir nefes alın. Sonuçları açıklıyorum: Benim oyum Müjde’ye. Onu başınızda bırakıyorum, sözünü dinleyin. Gönül rahatlığıyla başka kanala gidebilirim. Bundan sonra da iki düşünün, bir konuşun. Yoksa yine gelirim.
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net