SÖZ OLA, TORBA DOLA

  • Olacak, ertelendi derken kimi sivil toplum örgütlerince(!) uzlaşı çağrısı yapıldı sonunda. Çağrıcıların adını duyunca “Bunlar mı sivil toplum örgütü?” dedim biraz alaylı, biraz da kalaylı


    Olacak, ertelendi derken kimi sivil toplum örgütlerince(!) uzlaşı çağrısı yapıldı sonunda. Çağrıcıların adını duyunca “Bunlar mı sivil toplum örgütü?” dedim biraz alaylı, biraz da kalaylı. Sözümü duyan karımın kaşının altından gözünün ucuyla fırlattığı “Buna da mı kusur buldun” bakışını ben de gözümün ucuyla yakaladım. Benim sivil toplum örgütüne bakmama benzeyen bakışında, iki gün sonra belli bir değişim oldu. Yine kaşının altından; ama bütün bütün ve de şaşkın bakarak Selahattin Duman’ın yazısını okumamı öğütlüyordu. Kendisi güle oynaya okur da. Bense, evin kutsal kişisi “Oku!” buyurduğunda okurum daha çok. Yine, “Oku” deyip de benim salladığımı görünce “Senin dediğini diyor sivil toplum örgütü için” diyerek okumamı kesinleştirme girişiminde bulundu. Bunu yaparken de “Aferin!.. Nasıl da bildin” der gibiydi.
    Cuma akşamının geleneksel rakı şenliğinden sonra, sabaha dek yazacağım yazıyı tasarladım uykumda. Uyandığımda da, yazsam da mı okusam, okusam da mı yazsam ikilemini yaşadım bir süre. Hani istemeden de olsa bir etkileşim olur mu kuşkusuyla. Olur ya, aynı şeyleri söylemiş oluruz, örgütsüz iki sivil toplum insanı olarak. Selahattin Duman’ın yazısını yazmadan okumaya oturduğumda gördüm ki “Oku!” buyruğundan bu yana tam yarım gün geçmiş. Benim düşündüğüm gibi düşündüğünü düşündüm de; yine de ben de onun gibi düşünmüşüm diyeyim eşimi kırmamak için. Ne var ki bir iki tümce ile geçiştirmiş koskoca toplumun koskoca sivil örgütünü. O nedenle, kendisini kınayan Basın Konseyi’ni kınamasına daha çok yer vermesini kınama durumundayım, ben de o konseye karşı olsam da.
    Bu STÖ (Sivil Toplum Örgütü), içinde toplum olduğu için toplumbilimcilerin, sivil sözcüğünün anlamsal varlığı için dilbilimcilerin, örgüt sözcüğünün gocundurucu anlam ve önemi için de siyaset bilimcilerin; belki de devletin; hem de derin devletin enine boyuna ve de derinlemesine irdelemesi gereken bir oluşum gibi görünüyor. Karışık bir adlandırma gibi. Sivil sözcüğünün kullanılması, devletin açık, yarı açık ve de gizli desteğinin olmadığının düşündürülmek istenmesinden midir acaba? Ya da barındırdığı toplumun tek biçim giyinmediğinin açık bir duyurusu mu? Ya da siyasal amaçlı bir kuruluş olmadığının belirtisi mi? Bu nedenle mi AKP, dinine bağlı siyasal bir kuruluş olsa da STÖ olamaz? Hadi, Baykal’a bağlı ve bağımlı bir siyasal kuruluş olan CHP bir Sivil Kişisel Örgüt’tür diyelim, bir zamanlar STÖ olsa da.
    Çağrıda bulunanlar açık bir siyasal sivil toplum örgütü olmasalar da çok açık olarak birer meslek kuruluşudurlar, işçilerin, işverenlerin, yapsatçıların, alsatçıların kurduğu. Sivil olsa da olmasa da her tür toplumla bir ilgileri ve ilişkileri vardır işleri gereği. İşverenlerin, işsel ve içsel çıkarlarını korumak ne zaman sivil toplum örgütünün işi oldu da bunun için bir de örgüt kurdu bu toplum? ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras “Dünyanın hiç bir yerinde hiç kimse kendi özlük hakkını, maaşını belirlemez. Bu keyfiliği bir yana bırakalım” dese de çalışanların özlük haklarını, aylıklarını belirlemek için savaşım veren ve de vermesi gereken sendikalar mı sivil toplumun örgütünü oluşturuyorlar? Atatürkçü Düşünce Derneği!? Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği!? Türk Eğitim Derneği!? Spor kulüpleri!?
    Toplumbilimcilere, dilbilimcilere, siyaset bilimcilere ve dahi ruhbilimcilere bir de derin devletçilere sormak gerek spor kulüplerinin ST֒nün kapsama alanına girip girmediklerini. Ha, bir de ayaktopu uzmanlarına. Örneğin, çeşitli ağızlara göre toplumdan yirmi beş, otuz beş, kırk beş milyon yandaşı olan Fenerbahçe sivil spor örgütü olsa da STÖ değil midir? Takımın yandaşları Chelsea karşılaşması sonrası attıkları çığlıkları SSGSS yasasına karşı gösterilerde kullanmadıkları için mi sayılamazlar yoksa. Ayrıca neden böylesine vahşi çığlıklar atılır ki bir yengi sonrasında, eğer “Burası Kadıköy, burdan çıkış yok”sa, “Her zaman her yerde en büyük..” se ve de “Şampiyon”sa… Doğru, oynadıkları takım Chelsea idi; ama Chelsea bir takım değildi ki… Saldım çayıra Mevla kayıra düşüncesiyle oradan buradan toplanmış oyuncuların ayaktopu çayırına salıverilmesiydi. Beşiktaş’ı yenmiş bir takımın, Beşiktaş’ın yendiği bir takımı yenmesinden daha doğal ne olabilirdi ki. Hiç kuşku yok ki Fenerbahçe ancak kendisini yenerse Chelsea’yi yenebilecekti. Kendini yenmek için de üç çeyrek saat uğraştı, başardı ve kalan üç çeyrekte de yapması gerekeni yaptı.
    Bence buradan çıkarılacak başka sonuçlar var, vahşi çığlıklar atmak, gökyüzünü kurşun manyağı yapmak yerine. Türkleştirilmiş ve özgün toplam on yabancıyla yirmi bir yabancılı bir takım yenilebiliyorsa, çok yabancılı olmanın yabancıya bağımlı olmaktan öte bir anlamı yokmuş demek ki. Yani, en küçük çalışanından başkanına dek kulübün yabancılaştırılmasına karşın olmayınca olmuyormuş demek ki. Sürekli yabancı oyuncu sayısının artırılmasını isteyerek yerli oyuncuların önünü kesmeye çalışanların kulakları çınlamanın ötesinde başka duyumlar almıştır umarım. Yoksa, yine de “yirmi bir yabancımız olsa, biz bu kupayı kesin alırız” savında mıdır kendileri. Bence, oğlu kızı ne varsa karşılaşmalara onları götürüp bir uğur yaratmaya çalışsın başkaları gibi. Böylece üç beş yerli oyuncu da oynasın şu yeşil alanda. Yoksa, sivil spor örgütünden emekli olup köşe yazısı yazacak kimse kalmayacak. SSÖ de, STÖ gibi kılık değiştirecek sonunda.
    Üstün Yıldırım
    www.evrensel.net