NOT

  • Demokrasi düşmanları ile demokrasi demagogları arasındaki kapışma sürüyor.Bu kapışmayla birlikte bir ‘mağduriyet illüzyonu’yla da karşı karşıyayız. Tepişen muktedirler, ‘mağdur’u oynayarak, kendi haklılıklarına toplumsal kabul aramaktalar


    Demokrasi düşmanları ile demokrasi demagogları arasındaki kapışma sürüyor.
    Bu kapışmayla birlikte bir ‘mağduriyet illüzyonu’yla da karşı karşıyayız.
    Tepişen muktedirler, ‘mağdur’u oynayarak, kendi haklılıklarına toplumsal kabul aramaktalar.
    Ah ne kadar da mağdurlar!
    Birilerine ballı börek sistemin iktidar katında oturuyorlar, ama ne çok mağdurlar...
    Acımamız gerekiyormuş!
    İnsanın “bırakın da sizin yerinize biraz da biz mağdur olalım” diyesi geliyor.
    Hani, mahallenin çulsuz garibanı, hali vakti yerinde tüccara biraz yardım eder beklentisiyle dert yanarken, “siftah bile yapamıyor, acımızdan yatak yorgan yiyoruz...” vb. takiyyelerle yanıtlandığında, üstümdeki yırtık çulu da kaptırmayayım kaygısıyla “allah kurtarsın” deyip sıvışır ya...
    Bu da para etmez burada...
    Ne kadar uzak durursan dur, bunlardan kurtulmak ne mümkün...
    Zira hesapları sadece birbirleriyle sınırlı değil.
    Onların iktidar matematiğinde hesapların sağlaması, ‘dolgu’ niyetine üzerinde tepiştikleri ve gerçekte ortadaki tek mağdur olan halkı kendilerine taraf kılma düzeyine göre yapılmaktadır.
    O yüzden de, iktidar onlardadır ama yine de mağdurdurlar!
    Gerçek mağdurların, kendi mağduriyetlerinin bilincine erişmemeleri için, iktidarın bir mağduriyet-mahrumiyet olduğuna inanmamızı beklerler...
    Ordu mağdurdur, Hükümet ve AKP mağdurdur, ‘yüce Yargı’ mağdurdur, ‘ulusalcı cuntacılar’ mağdurdur, patronlar mağdurdur...!
    İnanalım mı?
    Acıyalım mı?
    Mağduriyet denilen;
    Kafasına göre bir yargı sistemi ve bütçeye ‘tabi olmak’ mıdır? Bünyesindeki özel harpçi yapılanmaya fiske vurdurmamak mıdır? Darbeler yapıp anayasayı lağvedip dokunulmamak mıdır? Daha ‘sınır ötesi’ teri soğumadan bu karmaşa içinde Kıbrıs’a koşup “aman ha ayağınızı denk alın” barajlamalarını ihmal etmemek midir?...
    Yoksa, hükümette olmak mıdır, halka sadakayı reva görmek midir, patronlara “işçiler durmuyor, sizin niye sesiniz çıkmıyor” diye yaltaklanmak mıdır, Newroz’da panzerle adam tepeleyen, kurşunlayan, kol kıran kolluk gücünün amiri olmak mıdır, mağduriyet denilen?
    Şimdi bunlar mağdur mu oluyor yani!
    Bu mağduriyet illüzyonlarına kanmamak, tam da böyle zamanlarda, hayatidir.
    Onları bu illüzyon yapma zahmetinden de kurtarıp gerçekten ‘mağdur’ etmek için...
    Kendi mağduriyetlerimizin takipçisi olalım.
    Hiç birine inanmadan...
    Hiç birine acımadan...

    AKP mi, ‘felaket’ mi?!
    Kapatma davası sonrası, AKP’ye özellikle liberal çevrelerden çeşitli öneriler yapılmakta. Bunlar arasında, AKP’den, ‘dövüşmesini’, kendisiyle sınırlı kalmayan köklü reformlar yapmasını, 12 Eylül Anayasası’nı toptan değiştirmesini öngörenler, dikkat çekici...
    Elbette yapılması gereken budur. Ama bu doğru tutum, yanlış adresten beklenmektedir ne yazık ki...
    AKP dövüşebilir mi?
    Pazarlıkçı tüccarın doğasında pazarlık vardır; bunlar dövüşemezler!
    Hükümetteki 6 yıllık karnesine bakınca, bu, ‘doğru öneri-yanlış adres’ saptamasının öyle önyargı falan olmadığının sayısız dayanağı görülecektir.
    Başından beri, Şemdinli vb. her dönemeçte, kendisinden radikal çıkışlar bekleyenleri hayal kırıklığına uğratması tesadüfi olabilir mi hiç.
    Kürt sorununda izlenen o zikzaklı söylem siyaseti, çözüm değil kendisini devlete pazarlamayı hedefledi hep. Bütün davası, devlet partisi olmaktı. Devleti demokratikleştirmek değil, devlet iktidarı içinde kalıcı bir yer tutmaktı AKP’nin derdi. Arkasındaki halk desteğini de bu uzlaşmaya hasretti hep. Uzlaşmada belirli mesafeler de katetti ama uzlaştıkça da o iktidar katlarına kabul edilme çerçevesi ha bire daraltıldı ve nihayet kendi geleneğine uygun tek bir adım bile atmaması gerektiği noktasına gelinip dayanıldı.
    Şimdi kendisinden beklenen, ya paşa paşa kapatılmayı hazmetmesi, ya da nedamet getirerek ‘özgünlüklerini’ terkederek bir nevi intihar etmesidir...
    Buna karşılık, AKP’nin doğası, statükoyla cepheden bir hesaplaşmaya hiç uygun değil. AKP’nin uzlaşma ve pazarlık dışında radikal bir mücadele yoluna başvuracağını bekleyenler, yanılacaklardır.
    AB’yle müzakereler dönemi, AKP’ye “Burjuva demokratik devrimcisi” misyonu biçmiş “Yol”cu bazı solcular, bugün nasıl “AKP ve irtica ilişkisi” üzerine dil döküyorlarsa; bugün AKP’nin 12 Eylül Anayasası’nı toptan değiştireceğine inananlar da yarın hayalkırıklıklarını ‘realize’ edebilecekleri gerekçeler arayacaklardır.
    ***
    Militarist vesayete karşı tutarlılığıyla tanıdığımız liberallerden Kürşat Bumin, “Bu, yalnızca AKP’nin başına gelen bir hadise değil, ülkenin başına gelen bir felakettir” diyerek, AKP’ye sahip çıkmanın ülkeye sahip çıkmak anlamına geldiğini söylüyor. Bugüne kadar, ülke meselelerine yukarıda belirttiğimiz kendi dar parti stratejisinin gereğince yaklaşan AKP, kendisini, Bumin’in formülasyonunun dışına taşırmış olmuyor muydu zaten?
    AKP, örneğin Kürt sorununa ülkenin çözülmesi gereken bir sorunu olarak mı yaklaştı? Yoksa, sorunu değil de Kürt hareketini çözmeyi ve bunun üzerinden bölgedeki gücünü devlete pazarlamayı mı iş belledi?
    Şimdi Kürdün AKP’ye, hele Kürt sorununun çözümü için, sahip çıkacağı nasıl beklenebilir ki.
    Evet, Bumin’in bahsettiği gibi bir devletin militarist sahipliği eksenli, demokrasi düşmanı bir ‘felaket’ vardır.
    Ama o felaket AKP’den önce de vardı. Sözgelimi, ilk kez parti kapatmıyor ‘felaket’ hazretleri! Ve AKP, söz konusu felaketle hep uzlaştı. Kürtlere karşı uzlaştı, emekçilere karşı uzlaştı. Statükoyla uzlaşarak kendi statükosunu oluşturmaya çalıştı. Daha Şemdinli’de uzlaştığından itibaren de kaybetmeye başladı.
    Artık, “AKP’nin başına gelen felaket...”, denilerek, “mağdur AKP’ye sahip çıkalım” çıkarsaması yapılamaz. Yapılırsa, en azından, hakkaniyetli olmaz.
    Doğrusu şudur; AKP, ülkenin başında zaten var olan ‘felaket’in marifetlerinden biri olarak hükümet olabildi. Ve bu ‘felaket’le, kendi doğasına uygun olarak, uzlaşmaya çalıştı. Ne ölçüde kabul gördüğü ortada ve nereye evrileceğini de göreceğiz...
    AKP’yi desteklemek, bu ülke emekçisinin, devrimcisinin işi olamaz elbette.
    Kaldı ki, hükümet değil mi AKP?
    Elini tutan mı var!
    Hazır kendi başına da geldiğine göre o ‘felaket’ dediğimizle, gerçekten dişe diş bir çatışsın da görelim; görelim de yanıldığımızı anlayalım!
    Aksi durumda, kendi paçasını kurtarmak amaçlı bir didişmenin zerre kadar demokratik niteliği olmayacaktır. Demokratik kazanım, AKP’nin değil, DTP’nin kapatılmasının önüne geçebilmektir mesela...
    Yoksa, sistemden beslenenin mevcudiyeti zaten yeni bir şey değildir ki!
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net