YAŞAMA KÜLTÜRÜ

  • Geçen hafta size, çağrılı olduğum Kuzey Kıbrıs’ta geçirdiğim ilk günü anlatmıştım


    Geçen hafta size, çağrılı olduğum Kuzey Kıbrıs’ta geçirdiğim ilk günü anlatmıştım.
    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Mimarlar Odası Başkanı Ekrem Bodamyalızade, Lefkoşa’daki ikinci günümüzde bizi otelimizden alıp erkenden yola çıkardı.
    Önce batıya doğru yol aldık.
    Yeşilyurt üzerinden, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Kıbrıs yerleşkesine gittik. Harcamadan kaçınılmamış, özenilmiş yapılar bir ana aksa göre yerleştirilmiş. Aks, bir geniş uzun alan... “Alle” derler buna mimarlar... Beni düşündürdü azıcık. Gölgeliksiz, koskoca taş bir alan doğrudan rektörlüğe yönlenmiş. Rektörlük egemen ortalığa...
    Bu geniş taş alanda sıcağı düşünmeden edemedim.
    Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Ankara’daki yerleşkesi en başarılı durum tasarımıdır bana göre... Oradan azıcık etkilenilemez miydi? Giderek azıcık daha ileriye götürülemez miydi? Neyse...
    Bu yerleşmeyle hemen yanındaki köy (ya da ilçe) yerleşmesi arasında da hiçbir ilişki yok. Hep derim, “kampüs” dedikleri, bizim kentlerimizden, insanımızdan uzağa konuşlandırılmış bu tür yerleşkeler bize yapılmış en büyük kötülüklerden biridir. Öğrenciler toplumlarından kopuk, yabancılaşarak yetişirler buralarda...
    Sanırım Kuzey Kıbrıs’ta ilk yapılacak şey, geç kalındı falan demeden, ülkenin fiziksel planlamasıdır. Adanın yaşama kültürüne göre kentlerin, kasabaların, köylerin gelişmelerine yön verilmesidir. Yoksa dağılıp gidecek oraya buraya yapılar...
    ODTÜ yerleşkesinin oturduğu tepeyi aşınca cennet gibi bir koyağa geliyorsunuz. Tam ortasına bir beton fabrikası mı, çimento fabrikası mı ne kurulmuş... Gerçekten tam ortasına...İnsanın doğadan, toprak anadan özür dileyip derlenip toparlanması gerek tez elden...
    Karpaz dağlarının Anadolumuza bakan kuzey yamaçlarından doğuya yöneldik. Girne’ye geldik... Öteye geçtik... Denize, güzelim dağlara karşın hiç de iç açıcı değildi yolun bu kesimi...
    Neden mi?
    İnsanoğlunun yaptıklarından...
    Girne yapı dolmuş... Kıyılar öylesine...
    Sıra sıra , dizim dizim birörnek, satılık evler evler... Üzerinize olmayacak tek biçim giysiler gibi...
    Karpaz dağlarını bir yerden aşıp kuzey yamaçtan güney yamaca geçtik.
    Büyükkonuk köyünde yaşayan İsmail Cemal Bey’le buluşmaya gidiyoruz. Köyün alanında buluştuk onunla...
    İsmail Cemal Bey yirmi yıl Avustralya’da yaşamış. Bir kerpiç aşığı... O da benim gibi, doğanın kan dolaşımı içinde bir yapı yöntemi arayışı içinde...
    Halkın olanakları içinde yapabileceklerini bilerek... Kaş yapayım derken göz çıkarmadan... Bitirmek üzere olduğum “Kerpiç” betiğimde anlatmaya çalıştığım gibi... (Sanırım daha önce de yazdım, Türkiye’de insanlarımızın yarısı kerpiç evlerde yaşıyor. Bu konuyu doğru dürüst bilmemiz gerekiyor.)
    İsmail Cemal Bey’le hoş bir bilgi değiş tokuşundan sonra yola düzüldük yeniden...
    Magosa’ ya vardığımızda hava kararmıştı ama unutulmayacak bir ay ışığı vardı. On beşi miydi ayın, on altısı mıydı ne?
    Önceden tanıdığım Magosa bu kez daha bir gizemli geldi bana...
    Çocukluğumda, sanırım Burhanettin Tepsi’den “Arabın İntikamı” adıyla izlediğim Otello’yu anarak dolaştık kentte...
    Magosa’da da doğru dürüst onarımlar yapılmış...
    Magosa tertemiz...
    Camiye dönüştürülmüş katedral ile sarayın ayakta kalan duvarı arasındaki alanda sevgili Ekrem Bodamyalızade anlatıyordu:
    “Magosa Belediye Başkanı Sayın Osman Kayalp, 13 yıldır yürütüyor bu görevi... Çalışkan bir kişi...”
    Daha sözünü bitirmeden, alanın köşesinde kurulu bir masada oturanların arasından kalkan bir kişi, bizi masalarına buyur etti. Anladınız sanırım, Belediye Başkanı Osman Kayalp idi bu kişi... Hep birlikte belediyecilik üzerine söyleştik bir çay süresince...
    Ardından dört izli düzgün bir yoldan Lefkoşa’ya döndük...
    Cengiz Bektaş
    www.evrensel.net