Fotoğraf: AA

EVRENSEL’den

  • Partisi kapatılma tehdidi altında bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün Trabzon’da partisinin il gençlik kolları kongresinde yaptığı konuşmada, Ankara’dan korku senaryoları, gerilimler üreterek hiçbir yere varılamayacağını söyledi. Bu sözleri söyleyen Başbakan Erdoğan’ın konumundaki birinin, topluma gerçekten “uzlaşma” mesajları vermesi beklenir, öyle değil mi?


    Partisi kapatılma tehdidi altında bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün Trabzon’da partisinin il gençlik kolları kongresinde yaptığı konuşmada, Ankara’dan korku senaryoları, gerilimler üreterek hiçbir yere varılamayacağını söyledi. Bu sözleri söyleyen Başbakan Erdoğan’ın konumundaki birinin, topluma gerçekten “uzlaşma” mesajları vermesi beklenir, öyle değil mi?
    Ama Başbakan, “Gerilim senaryoları üretmeyin” dedikten sonra, sosyal haklarına, kazanımlarına sahip çıkmak için son dönemlerde alanları dolduran işçi ve emekçilere, onların örgütlerine karşı da inadından vazgeçmedi. Emekçileri coplatan bir iktidarın başındaki kişi olarak, bu konuda şunları söyledi: “Sosyal Güvenlik Yasası tartışılıyor. Bu yasa ile her doğan sosyal güvence ile doğsun istiyoruz. Ama bu solcular ve onların yanında olanlar buna karşı çıkıyor. ‘Biz işçiden, emekçiden yanayız’ diyorlar ama bunun karşısına dikiliyorlar. Bunların işçiden yana olmak gibi bir derdi yok. Sistemi kilitlemek gibi bir derdi var. Dikili bir ağaçları olmamıştır bu ülkede. Bunlar yıllardır bu ülkede bağırıp çağırdılar. Benim vatandaşımın ilaç kuyruklarından kurtulabilmesini sağlayabildiler mi? Hani; sosyalist, komünist gezinenler, bu ülkeye niye bunları getiremediniz?”
    Sosyal güvenlikle ilgili az çok araştırma yapan herkes bilir ki, bütün diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de sosyal güvenlik kazanımlarında, sosyalist blokun varlığıyla belirlenen iki kutuplu dünyanın baskısı ile emekçi sınıfların verdikleri mücadele belirleyici olmuştur. Emek örgütlerinin, işçi ve emekçilerin, ayrıca konunun uzmanlarının uzunca bir süredir dikkat çektikleri gibi Başbakan Erdoğan ve hükümeti, bugün bu kazanımlara saldırmaktadır. Bu konuda inat etmektedir ve “gerilim siyaseti” izlemektedir.
    Başbakan’ın diğer bir inadı da, halkın ve kadın örgütlerinin tepkilerine neden olan ‘3 çocuk’ önerisi konusunda. Erdoğan, aldığı yoğun tepkiye rağmen, önceki gün Trabzon’da ve Erzurum’da yine bu konuya değinerek sözlerinin arkasında olduğunu söyledi.
    Bu önerisinin kaynağını ise Erzurum’da şu sözlerle açıkladı: “Alman şansölyesi Schroeder bana özel bir toplantıda ‘Biz çok büyük bir yanlış yaptık’ dedi. ‘Hayırdır’ dedim. ‘Zamanında nüfus artışını sağlayamadık, doğumlar azaldı, Alman nüfusunu azalttık’ dedi. ‘18 yıl sonra Türkiye’den insan ithal etmeye başlarsak size ihtiyacımız olur’ dedi. Doğum başına para verdikleri halde doğum oranı az... Bu ülkenin nüfusunun çoğalması lazım. Nüfusun gençleşmesi lazım. Ben ülkemi seviyorum.”
    Bu sözler karşısında aklı başında herkes, Almanya’da kişi başına düşen milli gelir ile Türkiye arasındaki farkı Başbakan’a sormadan edemeyecektir. Basit bir mantıkla bile, Almanya Türkiye’den ve başka ülkelerden işçi alabilecek bir ekonomik güce sahipken, Türkiye’nin tam tersi durumda olduğu düşünülebilir. Türkiye’nin yoksulları çok uzunca bir süredir, daha iyi bir gelecek hayaliyle Almanya ya da başka Avrupa ülkelerine giderek kendilerine daha mutlu bir gelecek aramaktadırlar. Ve bu süreçte de, ünlü Alman gazetesi Günter Wallraff’ın “En Alttakiler” adlı kitabında da anlattığı gibi türlü aşağılanmalar yaşamakta, türlü acılar çekmektedirler.
    Dolayısıyla aslında Erdoğan’ın yapması gereken, kendinden önceki iktidarlarla başlayan ve kendi partisinin iktidarıyla devam eden bu politikaların, Türkiye emekçilerini, emperyalist ülkelerin ‘En Alttakiler’i konumuna düşürdüğü gerçeğini görmesi ve bu gerçekle yüzleşmesidir.
    Tabii ‘öfke sanatı’na biraz ara verip, aklın yardımına başvurarak!..
    İyi haftalar!..
    www.evrensel.net