GÖZLEMEVİ

  • Profesyonel anlamda oyunculuk kendi özlemlerini, kendi varlığının anlamlama biçimini oluşturur denilir ve buna ancak yeteneğin olanak verdiği söylenir.


    Profesyonel anlamda oyunculuk kendi özlemlerini, kendi varlığının anlamlama biçimini oluşturur denilir ve buna ancak yeteneğin olanak verdiği söylenir. Bence de öyledir ve hiç kuşkum yok ki oyuncu Dilek Türker bunlardan biridir. Kendini ifade etmek uğruna özlemlerini, kaygılarını, toplumumuzla ve dünyayla ilgili sevinçlerini seçmiştir. İşte bu nedenle, Dilek Türker’in insanı insan yapan bütün değerleri elittir.

    Coğrafyayı oluşturan nedenler
    Dilek Türker’i tanırsanız ve kendisiyle “özel” konuşursanız hemen anlarsınız: Tiyatro uğruna yaşama katlanmaktadır. Neden? Çünkü tiyatroya hem âşıktır, hem de göbeğinden bağlıdır. Tiyatro aşkına yaşamayı katlar, çoğaltır, tutkuyla sağaltır. Tiyatro onun bir anlamda coğrafyasıdır. Bu coğrafya içindeki pek çok şeyi bilir. Çok şeyi bildiğinden, çok şeyi birden içine sindirir. Ammaaa… İçine sindirirken, ne istediğini de bilir.
    Tepeden tırnağa bütün vücut yapısını da, sahnede temsil ettiği karakterin parçası olduğunu da, eylemin belirli anlarında yüzünün, ellerinin, gözlerinin, saçlarının, parmaklarının, ayaklarının, sırtının herhangi sözlü bir anlatımdan daha etkili ve verimli olduğunu da, sanat eserinin değerinin estetik kuramlarından değil sanatçı ile yığınlar arasında kurulu ilişkilerden geçtiğini de bilir. İşte bu bilgiden kaynaklanan isteği, uğruna bedel ödenmeye ve acı çekmeye amirdir.

    Tutku dolu kadın/lar
    Tam acı çekerken, yorgunluk gibi insana ait birtakım zaafları kendi içinde tepetaklak ediverir. Alaşağı edilen zaaflar ona güç verir, çalışma zevki verir, yaşama keyfi verir. Bu keyfi tattığı süre zarfında Dilek Türker her zaman gerçektir, gerçekçidir. Gerçekçi olduğundan, değerlerinin ardındaki emek de fevkalade saftır ve her zaman sahicidir. Bu sahicilik içinde sevmekten korkmaz, sevmekten korkmadığı için sevmekten korkmayan kadınları oynamayı sever, seçer. Rosa gibi, Latife gibi, Vera gibi, Nakşidil gibi… Oynar. Kendilerine verilenlerle yetinmeyip değiştirmeye çalışan, güçlü, tutku dolu kadınlardır bunlar. Özdeşleşir.

    Tiyatroya olan bağımlılık
    Dilek Türker, tam kırk üç yıldır alevin fosfora bağlı olması örneği, tiyatroya bağlıdır. Tiyatro da, Dilek Türker’in tam kırk üç yıldır parlamasını sağlar.
    Şimdi, diyeceksiniz ki; “Parlamak iyi de, Dilek Türker’in aşınması, yıpranması n’olacak?”
    Yıpransa da, aşınsa da, parçalanıp paralansa da daha uzun yıllar verimliliğini alt ettiği güçlüklerle çarpıştıracak biridir o. Yeni oyunlar ve Türk tiyatrosuna yeni metinler kazandırma yönüyle Türk tiyatrosunda çok özel bir yere sahiptir, arar bulur çıkartır. 2008-2009 sezonuna da oyun arar tarar, öğrenciliğinden başlayarak yazdığı çok sayıda oyunu Devlet Tiyatroları ve özel tiyatrolarda oynanmış, TRT radyo ve televizyonlarında yayınlanmış değerli bir akademisyenin, Önder Paker’in “Var mı sın” adlı yepyeni bir oyununu Dilek Türker-Tiyatro Ayna olarak repertuvara alır.

    Hangisi?..
    Dilek Türker oyunu alır repertuvarına, alır almasına da benim önce oyunun adı aklımı çeler. “Var mısın” sorusunu, “yoksun” yargısına varmanın dayanılmaz hafifliği olarak algılayan aklımı; “var mısın” diye sual eylediğim karşımdakini, yaşamım boyunca bir anlamda artık kalmamış olarak saymış olan benim içimi, oyunu izleyeceğim akşama kadar kirpiler deler. Diğer taraftan bu soru, kendi kendini tedavi etmeye çalışan şizofreni hastasının bir kişiliğinin, diğer kişiliğine sürekli söylediği “telkin” sözü olarak da bilinir ya, merak giderek sabrımı zedeler.

    Ne biçim meraksa bu benim merak..
    Derken ve de “hangisi” diye düşünürken, gazete ilanlarında ve afişlerde oyunun adının “Var mı sın” olarak yazıldığını görürüm, merak salgım ikiye katlanır. Tanıtımlarda da oyun metninin kadın-erkek ilişkilerini, iletişim ve iletişimsizlik temalarını, telekomünikasyonun günümüzdeki yerini ve önemini, sanal dünya ve gerçekler arasında varlığını kanıtlamaya çalışan günümüz insanının komik durumlarını yansıtmakta olduğunu öğrenmez miyim? Öğrenirim.
    Bir yerde daha yazmıştım, olsun gene de yineleyeyim, Alexander Dumas, oyun yazma konusunda “Çok kolay” demiş ve “birinci perde açık, son perde kısa, bütün perdeler ilginç olmalı” diye de eklemiş diye oyun yazma işini hafife alamayız ki! Eee, bu iş bu kadar basit olsaydı, herkes oyun yazarı olurdu yahu, öyle değil mi ama? Ne var ki, Dumas yalnızca teknikle ilgili olarak söylemiş bu sözleri. Oysa, Özdemir Nutku Hocamız; “… yazılması zor olan oyun, tekniği açısından zor olan oyun değil, söyleyeceği olan ve bunu en iyi biçimde seyirciye iletebilen oyundur” demiş.

    Nasıl bir oyun metni?..
    Pekiii, şimdi sorun bana: ‘Var mı sın, nasıl bir oyun?’ Bence, öncelikle adı yanlış yazılmış olan bir oyun. Söylemek istediği anlaşılamaz olan bir oyun. Tablolar arası çelişkileri olan bir oyun. Zengin kadın, uçarı ve sorumsuz erkek ilişkisini son derece yüzeysel ele alan bir oyun. Kadın ve erkeğin iletişim ve iletişimsizlik temaları işlenirken karakter yapılarının saptanamadığı bir oyun. Telekomünikasyonun günümüzde yaşantımızın taaa dibine girişini ti’ye alayım derken, apur sapur köpüren bir oyun. Bu oyun…

    Sonuç olarak
    Şimdi biliyorum; “Fazla uzattın, de artık ne diyeceksen” diye sinirleneceksiniz. Deyivereyim. “Var mı sın” tanıtımlarında; “Her yönüyle ustaları bir araya getiren prodüksiyon” olarak tanımlanıyor. Buna hiçbir itirazım yok, olamaz da!.. Tam istim üstü çağında ve sahnede otuzuncu yılını kutlamaya hazırlanan deneyimli tiyatrocu Kazım Akşar ile sahnede kırk üçüncü yılına “güle güle” diyen usta oyuncu Dilek Türker’i bir arada izlemek… Keyif değilse ne ola ki?
    Diğer taraftan, tiyatro müziklerinin usta sanatçılarından Nurettin Özşuca’nın çalışması bu kere nasıldı; sahne tasarımcılığının büyücügillerinden Osman Şengezer o mükemmel işlevsel dekorunun arka duvarına bir aynayı, bir tabloyu ya da bir çerçeveyi simgeleyen “C” harfi biçiminde objeyi neden koydu, koydu da oyunun erkek karakteri “Çetin”in “Ç”si ile neden senin aklını bulandırdı; Tunay Sarız Acar dördüncü, beşinci, altıncı tablolarda Çetin’e deri ceket giydirdi de, Sevil’in kostümünü üçüncü tablodan itibaren neden aynı bıraktı; ışık tasarımını yapan Serhat Akın, oyuncuların yüzleri ve sahne tonlamasında ne düşünerek nötr renk kullanmadı; usta yönetmen Mahmut Gökgöz, Hayri’nin; “… üstüne bastın, kaldır ayağını” demesi üzerine Sevil’in ayağını kaldırmasına nasıl oldu da izin verdi; ilk kez profesyonel olarak sahneye çıkan genç oyuncular Yiğit Çelik ve Sema Şahingöz “nasıllardı”, diye Allah aşkına sormayın!

    Gidin oyunu izleyin, alkışlayın…
    Hiç değilse, kırk üç yıllık bir tiyatrocuya, Dilek Türker’e vicdan borcunuz eksik kalmasın.
    Üstün Akmen
    www.evrensel.net