DURUM

  • Milliyet gazetesi yazarlarından Kadri Gürsel, NATO Zirvesi’nin ardından kaleme aldığı yazısında “NATO Zirvesi’nin gizli galibi Türkiye’dir” değerlendirmesinde bulunuyor.


    Milliyet gazetesi yazarlarından Kadri Gürsel, NATO Zirvesi’nin ardından kaleme aldığı yazısında “NATO Zirvesi’nin gizli galibi Türkiye’dir” değerlendirmesinde bulunuyor. İlk bakışta, bu da nereden çıktı, dedirtecek bir değerlendirme. Çünkü zirvede doğrudan ve birebir Türkiye’yi ilgilendiren herhangi bir sorun tartışılmadı. Ama tüm NATO ülkelerini, özellikle de güç ve egemenlik mücadelesi içindeki bazı büyük devletleri ilgilendiren NATO’ya yeni üyelerin alınması konusu ve ABD tarafından ortaya atılan “füze kalkanı” sorunları tartışıldı. NATO’ya üç yeni ülke alınırken, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği konusunda anlaşmaya varılamadı. Sözde “İran tehdidine” karşı “füze kalkanı” konusunda ise uzlaşma sağlandı.
    Gürsel de “Türkiye’nin galibiyetini” bu sonuç sonrası yaptığı değerlendirme üzerine kuruyor. Ukrayna ve Gürcistan, ABD’nin ısrarına karşın NATO’ya kabul edilmemiştir, çünkü Avrupa’nın bazı büyük devletleri -Almanya, Fransa, İtalya ve diğer bazı daha küçük ülkeler- Rusya’nın doğal gazına mahkumdur. Bu ülkeler, bu nedenle Rusya ile arayı bozmak istememişlerdir. Gürsel, bu durumun, “Nabucco” projesini gerçekleştirmek isteyen Türkiye’nin doğal gaz boru hattına yönelik bu çabalarına, Batı nezdinde ilgi ve desteği artıracağını düşünüyor. Çünkü Batı’nın enerji sorunu son derece önemli bir sorundur vb... Galibiyet de buradan çıkıyor!
    Gürsel dışındaki bazı çevreler de, örneğin Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınmasının, “Türkiye’ye ihtiyacı ortadan kaldıracağını” düşünüyorlar ve onlar da sonuçtan bu nedenle memnunlar. Bütün bu çevrelerin birleştiği ortak nokta, Türkiye’nin “çok değerli bir arsasının” olduğudur. Yani dillere pelesenk olmuş şu jeostratejik ve jeopolitik önem konusu. Gürsel bunu şöyle ifade ediyor: “Herkesin kullanmak için imrendiği çok değerli bir arsanız olabilir ama, sizde onun potansiyelini güce ve zenginliğe dönüştürecek vizyon, birikim ve irade yoksa o arsanın turşusunu kurabilirsiniz.”
    Gürsel’in meramını bütünüyle ve doğru anlamak için “Hatta bu arsa başınıza ‘tezkere’ olayında olduğu gibi dert bile açabilir. 1 Mart 2003’te, AKP’nin tezkereyi reddederek yol açtığı bütün o olumsuz gelişmeler, o zaman ‘arsa sahibi’nin kalibresinin ne olduğunu gözler önüne sermişti” değerlendirmesini de aktarmak gerekiyor. Bu değerlendirme ABD yandaşlarının ortak değerlendirmesidir ve her fırsatta bu “yanlışlığı” dile getirmektedirler. Bu gerici yaklaşımın mantığını sergilemeden önce bir hatırlatma yapmak gerekiyor. AKP Hükümeti tezkereyi onaylatmak için Meclis’e getirdi. Ancak halk tepkisi bu partide çatlak açtı ve tezkere kabul edilmedi. AKP ise her fırsatta bu “yanlışlığı” düzeltti ve daha sonra görüldüğü gibi sadece bu konularda işbirliği yapmakla yetinmedi, “değerli araziyi” de gerçekte parsel parsel satışa sundu. Bu nedenle Gürsel, Özkök vb. gibilerin bu noktadan AKP’yi eleştirmelerinin bir kıymeti harbiyesi bulunmuyor.
    Gelelim bütün bu gerici düşüncelerin savunulmasına yol açan mantığa... Artık çok iyi bilindiği gibi bu mantık; büyük devletlere, özellikle de ABD’ye uşaklık mantığıdır ve bugüne kadar kurulmuş işbirlikçi ilişkilerin savunulması ve geliştirilmesi üzerine kurulmuştur. Ülkeyi yönetenler on yıllardır genel olarak Batılı büyük devletlerin, özellikle de ABD’nin bölgedeki çıkarlarının savunulması, ABD politikalarına bağlanılması konusunda uşakça bir tutum içerisinde oldular. ABD’nin çıkarları, ülke çıkarlarının da üzerinde görüldü ve zaman zaman bazı ufak tefek pürüzler çıksa da, ABD her zaman biat edilecek, bağlanacak bir güç oldu.
    Ancak bu düşünce sadece bildik ve tanıdık işbirlikçilerle sınırlı değildir. Kürt sorunu söz konusu olduğunda, “ulusalcı” bazı çevreler de “Kürtlerin değil Türklerin tercih edilmesi” durumunda ABD ile yürütülen bu ilişkilere bir itirazları olmadığını göstermişlerdir. “Anlık istihbarat paylaşımı, Kuzey Irak Harekatı” vb. sorunlar, bu ulusalcı tayfanın da, gerçekte ne kadar Amerikan karşıtı olduğunu açıkça ortaya çıkarmıştır. Bu çevrelerin gözünde “ulusalcılık”, mevcut devletin statüsünü ve çıkarlarını korumakla eş anlamlı hale gelmiştir. Bunun anlamı ise emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin devam etmesi, ama “Türkiye’nin çıkarlarının” korunması ve savunulmasıdır! Koruyacak ve savunacak olanlar ise başta ABD olmak üzere emperyalist büyük devletlerdir! Ama ne karşılığı? Uşaklık yapma ve bu uşaklığın değerinin bilinmesi karşılığı!
    Dünyayı, emperyalist büyük devletlerin aralarında süren güç ve egemenlik mücadelesinde bir tarafa yamanmak ekseninde değerlendiren gerici çevre ve sınıfların ve onların temsilcilerinin, ülkeyi de bu mücadelede pazara sürülecek “değerli bir arsadan” ibaret görmeleri, elbette şaşırtıcı değildir. Böyle olunca, bunlar arasındaki anlaşmazlıklar ve çekişmelerin kullanım ve fiyatlandırma konusunda olması da kaçınılmazdır. Ancak bu ülkenin gerçek sahipleri işçiler ve emekçiler, yani halktır. Bu halk da on yıllardır ülkenin satılmasına karşı bağımsızlık için mücadele ediyor ve son günlerdeki hareketlenmenin de gösterdiği gibi, bu mücadeleyi ilerletme konusunda sonuna kadar kararlıdır. Ülkeyi pazarlanacak bir arsa olarak görenlere, bu arsanın boş olmadığını hatırlatmak için daha güçlü sese ihtiyaç duyulduğu da kesindir. Ama süreç bu yönde işliyor ve her türden pazarlamacının işi, her geçen gün daha da zorlaşıyor.
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net