DURUM

  • Uzlaşma sihirli bir kelime! Eğer ortada bir sorun, bir anlaşmazlık varsa ve bu giderek büyük gerilimlere, kamplaşmalara, karşı karşıya gelmelere yol açıyorsa ve bir kesim kesin hakimiyetini kurmakta zorlanıyorsa, taraflara hep uzlaşma tavsiye edilir


    Uzlaşma sihirli bir kelime! Eğer ortada bir sorun, bir anlaşmazlık varsa ve bu giderek büyük gerilimlere, kamplaşmalara, karşı karşıya gelmelere yol açıyorsa ve bir kesim kesin hakimiyetini kurmakta zorlanıyorsa, taraflara hep uzlaşma tavsiye edilir. Eğer taraflar eşit, ya da birbirine yakın bir güce sahipseler, aralarında yaptıkları uzlaşma az çok bir dengeyi ifade eder. Ama eğer güç ilişkilerinde oransızlık varsa, uzlaşma zayıf tarafın haklarının budanması, onun baskı altına alınması ile sonuçlanır.
    Özellikle sınıflı toplumlarda egemen ve yönetici güç olan sermaye ile, ezilen, sömürülen ve yönetilen sınıf olan işçi sınıfı arasında bir “uzlaşma” olması gerektiği, özellikle “reformcu, toplumsal uzlaşmacı” kişi ve kurumlarca hep ileri sürülmüştür. İşçi sınıfının yaşam ve varlık koşullarından ortaya çıkan sosyalizm, sermaye egemenliğine son vermeyi, ücretli köleliği ortadan kaldırmayı hedeflerken, sosyalist politika içerisinde bu hedeften vazgeçme ve işçi sınıfının nihai çıkarlarını feda etme eğilimleri ortaya çıkmış, politika da bu eğilim revizyonizm veya reformizm olarak adlandırılmıştır. Sosyal demokrasinin ortaya çıkışının kökeninde de bu uzlaştırma çabası bulunmaktadır.
    Türkiye ise bugünlerde farklı türden “uzlaşma” çağrılarına tanık oluyor. Kamplaşma sorunu olan neden, modern sınıflı bir toplumda rastlanmasına pek olanak olmayan, onların toplumsal gelişimleri içerisinde bir çözüme kavuşturdukları bir sorun olan, din ve devlet işleri. Egemen sınıfların farklı kesimleri “laikler ve dinciler” olarak kamplaşmış durumdalar ve halk kitlelerini de kendi peşlerine takmak, onları yedeklemek istiyorlar. Ama soruna yakından bakıldığında ne “laiklerin” gerçekten laik, ne de “dincilerin” gerçekten dinci olmamaları gibi bir gariplikle karşılaşılıyor.
    Bu nedenle kendi anladıkları gibi laikliği savunanlara “laikçi”, gerçekte şeriat ve din yönetimini savunmayan, ama dini politik mücadelede bir araç olarak kullananlara “dinciler” adı veriliyor. Bu iki kesim arasında bugün, bir ucu uluslararası politikaya dayanan, iç politikada devleti kimin yöneteceğine varan bir güç ve egemenlik mücadelesi yaşanıyor. “Laikçi” cephe devlet üzerindeki tekelinden vazgeçmeyi reddediyor ve diğer şeylerin yanı sıra, dini de kendi resmi kurumları aracılığı ile yönetmek -çünkü din hâlâ kitleleri yönetmede kullanılan etkin bir araç- istiyor. “Dinci” cephe ise devlette daha etkin olmak isterken, dini de kendi anladığı tarzda yönetmek istiyor. Bu çatışma, sadece bugünün sorunları üzerinde değil, geçmişin sorunları üzerinde de farklı tutumlara ve kavgalara neden oluyor.
    Örneğin şu tespitlere bir göz atalım. Bir gazete haberine göre; “CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, AKP’nin ABD ile uzlaştığını Atatürk Türkiyesi’nin sistemiyle uzlaşamadığını söyleyerek,.. Bu dersi almadılar. Umarım ilerde veririz bu dersi...AKP uluslararası güç odaklarıyla çatışmaması ve siyasetin finansmanı konularında Milli Görüş geleneğinden farklı bir noktaya geldi. Ancak, ‘Türkiye’nin tarihi ve kültürel gelenekleriyle uzlaşalım’ demediler. ABD ile uzlaştılar Atatürk Türkiye’sinin sistemiyle uzlaşmadılar. Bu dersi almadılar. Umarım ilerde veririz bu dersi” diye konuşmuş.
    Baykal’ın ve CHP’nin demokrasi ve özgürlükler konusundaki gerici tutumunu, savunduğu sistemin antidemokratik karakterini bir yana bıraktığımızda, AKP için söylediklerinde şöyle bir yan vardır; AKP ve onun “dinciliğinin” tarih anlayışında, Ulusal Kurtuluş Savaşı genel Türk tarihi içinde bir sapmadır. Bu nedenle AKP yakın tarihi ve bazı önemli tarihi olaylara yaklaşırken bu tutuma uygun davranır. Örneğin onun için kurtuluş savaşı değil, Osmanlı’nın emperyalist kamplaşmada taraf olduğu, Alman emperyalizminin çıkarları temelinde savaşa girdiği Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale ve Sarıkamış muharebeleri önemlidir. İstanbul Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurtarılmamış, ama Fatih tarafından “fethedilmiştir” Cumhuriyet sonrasında ise dinle araya büyük bir mesafe konulmuştur ve bu büyük sorunlara yol açmıştır vb.. vb..
    Ama AKP’nin ve CHP’nin uzlaştığı bazı temel konular da vardır ki; bu sorunlar işçi, emekçi halkın yaşamını doğrudan etkiler, ona yaşamı zindan eder. Örneğin uluslararası finans kurumlarının, emperyalist devletlerin çıkarları temelinde ülkeye dayattıkları programlara, bu partilerin yaklaşımında temel bir farklılık yoktur. Bu nedenle CHP, bu kurumların has adamı Kemal Derviş’i tantanayla partisine katar, AKP Derviş’in IMF’nin direktifleri ile hazırladığı ve uyguladığı programı, kendi hükümetinin programı olarak kabul eder ve altı yıldır uygular. Bu konu tartışma ve anlaşmazlık sorunu değildir. Bu konu üzerinde büyük bir uzlaşma ve anlaşma vardır. Bu örnekler tek tek başka uygulamalar ile çoğaltılabilir, ama bu yazının boyutları göz önüne alındığında buna gerek yoktur.
    Böyle olduğu içindir ki, geniş halk kitleleri bu kapışma ve kamplaşmada bir tarafın arkasında aktif ve hareketli bir güç olarak yer -bu yöndeki girişimler bazı zamanlarda etkili olsa da, sonrasında bu durum kitlelerin olup biteni anlamasıyla, bazı halk kesimleri üzerinde etkili olan cumhuriyet mitingleri örneğindeki gibi değişir- almaz. Geniş yığınlar kendi yaşam tecrübesi ile biriktirdiği deneyim ile hareket eder ve genellikle sorunu kendi açısından olgunlukla ve ölçülülükle çözer. Bu durum, egemen sınıfların farklı kliklerinin, büyük sermayenin farklı kesimlerinin çıkar ve amaçlarının geniş halk yığınlarının talep ve özlemlerine yanıt vermediğinin açık bir kanıtıdır.
    İşçi ve emekçi kitleler bu nedenle, kendi temel talep ve çıkarlarından vazgeçmeyi, bunlar için mücadele etmeyi ve bu hakların gasp edilmesine dayanan “uzlaşmaları” reddeder. Emekçi yığınlar deneyimleri ile bilirler ki, gasp edilen bugünleri ve gelecekleridir. Bu nedenle SSGSS’yi reddeder, zamlara, vergilere karşı çıkar, demokrasi ve özgürlük talepleri için mücadeleden vazgeçmezler. Kendi gerici politikaları temelinde uzlaşma arayan Baykal ve Erdoğan gibileri ise, emekçi yığınların bu taleplerini, bu talepler için mücadeleyi görmezler, bu mücadelenin bitmesi ve sönmesi için çaba gösterirler. Bu nedenle işçi ve emekçilerin bu “uzlaşmacılara” yanıtları açık ve nettir, siz kendi takıntılarınız ve çıkarlarınız temelindeki anlaşmazlıklarınızı uzlaşarak çözebilirsiniz, hatta bunu bir an önce yapmanızda yarar var. Ama siz tepişseniz de, gerici uzlaşmalar yapsanız da, benden bu günümü ve geleceğimi feda ederek uzlaşmamı beklemeyin!
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net