EMEK DÜNYASI

  • Akdeniz Üniversitesi’nde tabancayla ateş ederken görüntülenen Ömer Ulusoy’un önceki akşam yakalanmasına kadar geçen beş gün, bir suçüstü fotoğrafını bütün ayrıntılarıyla ortaya koymuştur.


    Akdeniz Üniversitesi’nde tabancayla ateş ederken görüntülenen Ömer Ulusoy’un önceki akşam yakalanmasına kadar geçen beş gün, bir suçüstü fotoğrafını bütün ayrıntılarıyla ortaya koymuştur.
    Bu fotoğraf; ülkücü, alperenci (BBP’nin gençlik örgütü ve bunlarla ülkücüler arasındaki farklar ayrıntıdadır) cephenin üniversiteleri ele geçirme planının fotoğrafıdır.
    Öyle görünmektedir ki, yıllardır polis-idare (YÖK) işbirliğinde sürdürülen ilerici demokrat güçlerin tecridi ve üniversiteden tasfiyesi amaçlı çabaların son aşamasına gelinmiştir.
    En başta MHP ve BBP yetkililerinin “Biz bu filmi görmüştük” diye başlayan ve saldırgan Ömer Ulusoy’u meczup, karanlık güçlerce kullanılan ve kendi adlarını lekeleme amaçlı bir faaliyetin piyonu (*) olarak gösterme çabaları da bu fotoğrafın olmazsa olmaz bir ayrıntısıdır. Ömer Ulusoy’u suçlayan MHP ve BBP yöneticileri, ülkücü ve alperenci gençleri sütten çıkmış ak kaşıklar olarak kışkırtmaya devam etmektedirler.
    ‘BİZ BU FİLMİ DAHA ÖNCE DE YAPMIŞTIK’ DEMELERİ DAHA DOĞRU OLURDU!
    Yani, “Biz bu filmi görmüştük” diyenler, aslında yeni filmin yapımcılarıdır ve dün de aynı filmi yaptıklarından böyle bağırmaktadırlar. Bu yüzden de filmi görmüş oldukları doğrudur ama, “Biz bu filmi daha önce de yapmıştık” deselerdi, gerçeği tam söylemiş olacaklardı.
    ‘60’lı, ‘70’li, ‘80’li yıllarda da ülkücüler, üniversitelerde egemen olmak için öncelikle yurtları ele geçirmeye yönelmiş; buralarda polis ve yurt idarelerindeki kadrolaşmadan yararlanmışlar; yurtları ilerici, devrimci öğrencilerden arındırarak, hem yurttaki geniş, yeterince politik olamayan ana kitleyi sindirerek “tarafsızlaştırmış”lar, hem de yurt ve onun olanaklarını kullanarak kadrolarını besleyip eğitmişlerdir. Ele geçirdikleri öğrenci yurtlarını ülkücü üslerine dönüştürmüşlerdir.
    Bugün pek çok özel yurtta tarikatlar ve ülkücü kesimler çoktandır bunu yapmaktaydı. Ama şimdi üniversite kampüsü içindeki yurtlarda egemenlik kurmak üzere harekete geçmişlerdir. Antalya’da olanlar da göstermektedir ki; polis, yurt idareleri ve üniversitede iç güvenlikle görevli özel güvenlik güçleri (Bu güçleri oluşturan firmanın sahibi MHP’lidir. Son seçimde milletvekili aday adayı olmuş bir kişidir) MHP’ye yakın, onunla içli dışlıdırlar.
    Üstelik bu sefer rektör, polisi üniversiteye çağırmış, yurtları boşalttırmıştır.
    ANTALYA, BİR MERKEZDEN YAPILAN PLANIN
    BİR PARÇASIDIR
    Eğer öğrenci kitlesi yeterince örgütlü ve bilinçli davranarak yurtlarına sahip çıkmak yerine “herkes kendini kurtarsın” (aileler büyük ölçüde bu doğrultuda baskı yapacaktır) derse, bilinmelidir ki; ülkücü saldırganlık amacına ulaşacak, yurtlar ülkücülerin denetimine girecek, polisin ve MHP’li kişilerin örgütlediğinin açığa çıktığı üniversitenin özel güvenlik güçlerinin de yardımıyla yurtlar ülkücülerin denetimine girecektir. Bu elbette giderek üniversitenin de onların denetimine girmesine kadar varacaktır.
    Gelişmelerin Antalya ile sınırlı olmadığı, Ankara, Denizli, İzmir ve diğer başka illerde de benzer girişimlerin olduğu anlaşılmaktadır. Yani, yapılan hamle tek merkezden yönetilen ve bilinçli uygulanan, arkasında “kurmay parmağı” olan bir plandır. Ve mevcut YÖK’ün çökmesi ve üniversiteye AKP müdahalesinin ortaya çıkaracağı (çıkardığı) kaostan yararlanarak; öğrencilerden başlayan ve öğretim üyelerini de milliyetçi-ülkücü bir çizgide davranmaya zorlayacak bir üniversite ortamı oluşturmak istemektedirler.
    MHP’nin genlerinde bu plan zaten, 1940’lardan beri vardı ve bugün de bu genler etkinliğini göstermeye başlamıştır.
    SALDIRGANLARIN
    BOYUNLARI ALTLARINDA KALABİLİR
    Yukarıdaki tablo, madalyonun bir yüzündedir. Ama öteki yüzde saldırgan güçler için bir kabus olacak gelişmelerin işaretleri vardır.
    Antalya’da ortaya çıkan fotoğraf iyi anlatılabilir, ayrıntılar ve ipuçları iyi değerlendirilebilirse, saldırı püskürtülebilir.
    Bunun için;
    1-) Öğrencilerin ana kitlesine saldırının bir sağ-sol çatışması değil, üniversiteye; laik, bilimsel, demokratik, özerk bir üniversite mücadelesine yönelik bir saldırı olduğu, saldırganların portresi etrafında, onu destekleyen ve yönlendiren güçlerin niyetleri ortaya konabilirse, saldırı boşa çıkartıldığı gibi saldırganlar ve arkasındakiler yarattıkları depremin altında kalabilirler.
    2-) Tablo iyi anlatılabilirse, üniversitenin ana bileşenlerinden biri olan öğretim üyeleri de (yardımcıları da) olanları gerçeğe daha yakın olarak değerlendirecek; demokratik, bilim özgürlüğü olan, özerk üniversite fikrine sarılacaklardır. Dahası öğretim üyeleri, öğrencilerin ana kitlesiyle mücadele içinde bağ kurmak ve taleplerini ortaklaştırmanın gereğini de göreceklerdir. Dolayısıyla öğretim üyeleri, dün olduğundan farklı davranarak, gerçekten demokratik bir üniversitenin, bilim özgürlüğünün, özerkliğin de tek yolu olduğunu fark edeceklerdir. Böylece üniversite, “etkin tedbirler”ten, “üniversiteye huzur getirmek”ten; polisi üniversiteye çağırmayı, güvenlik güçlerini daha donanımlı hale getirmeyi anlamayacak, bunun öğrencilerin üniversiteye sahip çıkmasından, özerk ve demokratik üniversiteden geçtiğini göreceklerdir.
    3-) Özellikle AKP’nin üniversitelere müdahalesi ve YÖK sisteminin çökmesiyle bölünen üniversite öğretim üyeleri özerk, bilimsel, demokratik üniversite talebi etrafında yeni bir birlik oluşturmanın imkanını da (Türban sorunu tartışılırken çıkarılan üçüncü bildiri düşünülsün) yakalayacaklardır.
    TALEPLERİ ETRAFINDA
    BİRLEŞEN BİR
    ÜNİVERSİTENİN MÜCADELESİ
    Saldırganların suçüstü yakalanması ve siyasi kimliklerinin deşifre olması burada önemli halkadır. Bu güruh, bugüne kadar üniversitenin dış emniyetini elinde tutan polis örgütünce desteklenmiştir ve üniversitenin özel güvenlik güçleriyle de içli dışlıdırlar. Yine yurt idaresi de bu güçleri himaye etmektedir.
    Bu açıdan da; üniversitede huzurlu bir eğitim için;
    *Üniversiteden polis güçlerinin ve özel güvenlik güçlerinin çekilmesi; güvenliğin üniversite tarafından oluşturulacak güçlerle sağlanması,
    *Yurtlardaki ülkücü, tarikatçı yuvalanmaların dağıtılması ve yurt yönetimlerinin üniversiteler tarafından denetlenmesi,
    *YÖK’ün kaldırılması ve üniversite yönetimlerinin demokratikleştirilmesi,
    *Kol, kulüp çalışmalarının üstündeki baskılara son verilmesi... gibi talepler uğruna bir mücadele etrafında öğrencilerin ve öğretim üyelerinin ortak ve birleşik mücadelesi, atılacak ilk adım olarak görünmektedir.

    (*) Ömer Ulusoy için geçen beş günün her günü gerçekleri karartmak için kullanılmıştır. Önce bu kişinin MHP’nin en üst yöneticileriyle ilişkileri “fotoğraf kareleri”, “Biz her fotoğraf çektirdiğimiz kişinin ne olduğunu bilemeyiz”den başlayıp, “kavganın kız sorunu”ndan çıktığına kadar inanılmaz iddialar en çok satan gazetelerin manşetlerinden verilmiştir. Yetmemiş; kişinin hastalıklı, psikopat vb. olduğu iddia edilmiştir. Oysa bu, Mehmet Ali Ağca’dan beri bilinmektedir ki, MHP üst yönetimi bu tip kişileri eğitip yönlendirdikten sonra, ilişkilerini “bilmeden çekilmiş fotoğraflar”a indirgemişlerdir. Dahası, bu tür kişilerdeki psikopatik tepkiler onlar için özür değil bir olumlu yetenek, bir “erdem”dir. Ve psikopat, meczup, fanatik olmaları seçilmelerinin şartıdır. Bu yüzden de Ömer Ulusoy’a atfedilen nitelikler, onun kimi güç odakları tarafından kullanıldığının değil, bizatihi ülkücü çevre tarafından “seçilmiş” olduğunun kanıtı olarak görülmelidir.
    İhsan Çaralan
    www.evrensel.net