Bide 3 çocoğu olana sor

8 Mart’ta kadınlardan en az üç çocuk doğurmalarını isteyen Erdoğan, bu talebini dillendirmeye devam ediyor.


8 Mart’ta kadınlardan en az üç çocuk doğurmalarını isteyen Erdoğan, bu talebini dillendirmeye devam ediyor. “Doğurmazsanız eğer Türk milletinin kökü kuruyacak” diyor, üç çocuğa nasıl bakılacağını soranlara da kızıyor: “Siz doğurun. Allah rızıklarını verir. Benim çocuklarım da rızıklarıyla geldi...”
6-18 yaş arasında çalışan çocuk sayısının 4 milyona dayandığı, 3 milyondan fazlasının okula gidemediği; 800 bin kimsesiz çocuğun bulunduğu, işsizlik ve yoksulluğun bu denli arttığı bir ülkede, Başbakan neden ısrarla en az üç çocuk istiyor? Onca didinmelere karşın neden çocuklarımızın rızkı, Başbakan’ın çocuklarının yüzde biri kadar bile olamıyor? Neden “gelecekleri ne olacak” diye kara kara düşünmeye devam ediyoruz?
Soruların yanıtı için üç çocuklu Yılmaz ailesine konuk olduk ve üç çocukla hayatın nasıl sürdürüldüğünü öğrenmeye çalıştık.

‘Benim sırtıma güneş vurmaz’
37 yaşındaki Coşkun Yılmaz kendini bildi bileli çalışıyor. Memleketi Ardahan’ı bırakalı 15 yıl olmuş. İstanbul’da hep yemek sektöründe çalışmış. Arada, “başka iş bulur muyum, misal iyi bir fabrikaya girer miyim” diye arayışlara girse de, olmamış. ’95’te yakın köylüsü Sevilay Hanım’la evlenmiş. İşine yürüyerek gidip gelmek için altı yıldır Pendik Güllübağlar’da oturuyor. Geçim sıkıntısı çocuk olmadan önce de yaşanıyormuş ama Coşkun Yılmaz’ın omuzlarındaki yük her çocukla biraz daha artmış. ’97’de Murat doğmuş, bir yıl sonra Burcu, iki yıl sonra da Duygu dünyaya gelmiş. Çocuklar büyüdükçe, hele de okul çağına gelince masraflar da çoğalmaya başlamış. Ek iş yapmayı düşünmüş düşünmesine ama aşçılıktaki çoğu zaman hafta sonlarını da kapsayan mesai saatleri buna izin vermemiş. İşe harcadığı mesaiyi anlatırken, “Benim sırtıma güneş vurmaz” diyor Yılmaz. Zira, sabah 06.00’da çıktığı eve, ancak akşam saat 21.00’de dönüyor. İşe gidiş saati yoğunluk dönemlerinde 04.00’e de çekilebiliyor. Ve çoğunlukla hafta sonları da çalışıyor.
Bu ağır temponun karşılığında aldığı 1.200 YTL’yi yetiremediği, çocuklarının en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz olduğu için üzgün. Karşılayabileceğine dair umudunu da yitirmiş. Bu yüzden bütün cümlelerine derin bir endişe hakim. Aynı zamanda da öfke.
Temel giderleri hesaplıyoruz önce. 350 YTL olan ev kirası, masraf kalemlerinin başında geliyor. Su, elektrik, telefon gibi sabit giderler ve pazar parası için ortalama 700 YTL ayrılıyor. Geriye kalan 200 YTL’nin açıkta bıraktıkları için Coşkun Yılmaz şunları söylüyor: “İhtiyaç çok ama temin edemiyorsun. Boğazından, giyiminden kıstığın halde yetiremiyorsun. Bir misafirin olur, başka bir şey çıkar, onları da saymıyorum. Hepsi senin bir tek maaşından çıkıyor. Ama esas sorun ilköğretimden sonra başlıyor. Şimdi çocuğa ikinci el ayakkabı giydiriyorsun. Lisede giydirebilecen mi? Çocuk gezmek istiyor mesela. Hadi buyur. En fazla mahalle parkına götürüyorsun, başka bir yere götüremiyorsun. Bazen avans alıp içeri giriyorum. Akrabalar diyor ki, ‘O kadar zamandır çalışıyorsun evin bir şeyin yok!’ Sanki var da ben almıyorum. Olmuyor, ev sahibi olmak imkansız. Bir maaşım, bir de sigortam var. Başka bir şeyim yok. Sigortam da vasıflı çalıştığım için mecbur yapıldı. Zaten o da olmasaydı ne doğumun, ne hastalığın altından kalkamazdım.”

‘Baştan önlem alsaydık...’
Coşkun Yılmaz, Erdoğan’ın istediği gibi “en az üç çocuğumuz olsun” diye bir hesap yapmadıklarını söylüyor: “Biz baştan önlem alabilseydik bir tane de bize yeterdi. Doğruya doğru. Çünkü çocuklara verebileceğin hiçbir şey yok. Çocukların önünde bir gelecek yok. Elimde bir maaş. Yarın öbür gün bana bir şey oldu mu ne olacak?” Sorunun ardından gelen sessizlik yanıtı da barındırıyor aslında. Yılmaz, başka sorular sorarak devam ediyor: “Halamın oğlu doktor, bir tane çocuğu var, maddi yönden, ilim yönünden bana yüz çeker. Halamın kızı avukat. Onun da bir çocuğu var. Yani ben onlardan daha mı akıllıyım da üç çocuk yapmışım, yoksa onlar benden daha mı cahiller de bir çocuk yapmışlar? Yani bizim üç çocuk yapmamızın sebebi önlemini baştan almamaktan. Yoksa ben bir çocuktan fazla yapmazdım.”

‘Kimse dinlemez inşallah’
Gıda ve çocukların ihtiyaçları için ayrılan parayı yetirmek anne Sevilay Yılmaz’a düşüyor.
O parayla üç öğün sofra kurulacak, çocukların giyimden okul ihtiyaçlarına, bütün talepleriyle başa çıkılacak… Hepsi annenin becerisine emanet ediliyor. 35 yaşındaki Sevilay Yılmaz, çocuklarına günde en fazla 1 YTL harçlık vermenin, istediği ayakkabıyı alamamanın ya da misal, 23 Nisan gösteri kıyafetleri için çocuk başına istenen 30 YTL’yi karşılayamamanın, bir anne için ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalışıyor: “Çocuklar hep kahvaltı türü yiyorlar neredeyse. Alıyorsun beş milyonluk, on milyonluk ama haftasına yetmiyor. Bir kilo meyve alıyorum yetmiyor, ‘Anne daha yok mu?’ diyorlar. Yok ki. İki kilo da alamıyorum.” Sevilay Yılmaz, çocuklar daha ilkokuldayken çekilen bu sıkıntıların, okul sürecinin daha ileri basamaklarında daha da artacağını düşününce daha da endişeleniyor. İstanbul’a geldiğinden beri Pendik dışına çıkmamış, kendisi için bir şey talep etmekten çoktan vazgeçmiş Yılmaz, Erdoğan’ın üç çocuk talebini duyduğunda da kendi çektiği zorlukları anımsamış ve içinden şöyle geçirmiş: “Kimse dinlemez inşallah.”

‘Bizim sınıf bir çocuğa bile bakamaz’
“Erdoğan, ‘Siz doğurun, Allah rızıkını verir’ diyor. Öyle mi oluyor gerçekten?” Coşkun Yılmaz, soruya biraz öfkeli, ama son derece samimi bir yanıt veriyor: “Ben namazımda niyazımda bir insanım. Dürüst de çalışırım ama çalışmanın bir faydasını görmedim. Allah ayette de söylemiş ‘Çalışmadan bir şey olmaz’ diye. Biz gece gündüz çalışıyoruz ama demek ki bizim gibi çalışınca olmuyor. Başbakan ‘çocuk yapın’ diyor ama asgari ücret ne kadar, bir ev kirası ne kadar?.. En kötü ev 350 milyon. En ucuzu da bizim buralar. Çünkü saat 21.00 oldu mu hayat biter burada. Ne gelen olur, ne giden. Ben de anlamadım ki niye böyle diyor. Kime sorarsanız sorun bizim sınıfımızdaki insanlar, ki nüfusun yüzde 80’i bizim sınftandır, herkes şikayetçi. Yaşantısından hiçbiri memnun değil. Ölsek cenazemizi kaldıracak para yok. Bu şartlarda istersen beş çocuk yap, kuru kalabalık neye yarar ki? O yüzden üç çocuk lafı boş bir laf. Herkes bakacağı kadar çocuk yapsın. Ama bu şartlarda bizim sınıf bir çocuğa bile bakamaz.”

Bayrama yetişmeyen kınayı ne edeyim?

Coşkun Yılmaz’ı şu sıra en çok endişelendiren gelişme, Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı. Tasarı, AKP’ye güvenerek oy veren Yılmaz çiftinin bu güvenini yıkan en büyük darbe olmuş: “Bana 60 yaş vuruyor. Bu gidişle ben nasılsam, benim çocuğum da aynı olacak. Benim tek dayanağım maaşım bir de sigortam. O da 60’a giderse ne edeyim onu, emeklilik olmasın o zaman. Her şeyin bir tükenme noktası var, ben 50 yaşında böyle çalışabilecek miyim? Zaten ezildik. Bayrama yetişmeyen kınayı ne edeyim diye bir laf var ya, bana yetişmeyen emekliliği ne edeyim? Şimdiden çöküyorsun, ümitlerin kırılıyor, bitiyor, güvenin kalmıyor. Ha varsın, ha yoksun. İnsan sonuçta çalışışınca kendine bir hedefi olur, çalışıyorum, şunu yaparım diye. Ondan da ümidin kesildiyse ne olacak? Evine yansır bu moralsizlik, çocuklara yansır. Diyelim bir ay işsiz kaldım, bir yıl şu anki seviyene gelemezsin.”
Peki nüfusun yüzde 80’ini oluşturan ezilen sınıf, bu kadar bunaldığı halde niye sesini çıkaramıyor? Yılmaz’a göre yanıt basit: “Çünkü ses çıkarsan, hakkını arasan terörist deyip, alıp götürüyorlar seni. Ben bile susuyordum. Aha ilk defa konuşuyorum.” İlk defa konuştuğu için de biriktirdiği ne varsa söylemek istiyor. Ama Yılmaz’ın canını en çok, onca çabanın karşılık bulmaması acıtıyor. Durup durup şu cümleleri sarf etmesi de bu yüzden: “Yaptığım her işi en dürüst şekilde yapmışım. Kendi işim gibi çalışmışım hepsinde. Ama hani, ne var ortada? Hiç. Zorumuza giden de o. Çünkü hiçbir şey yok.”
Serpil İlgün
www.evrensel.net