şampiyonlar liginin
sivasspor’u: fenerbahçe

Fenerbahçe Chelsea’ye yenilerek Şampiyonlar Ligi’ne veda ederken “bir rüyanın sonu” benzetmesi medya organlarının sayfalarını süslemeye başlamıştı.


Fenerbahçe salı günü ünlü Stamford Bridge Stadı’nda Chelsea’ye 2-0 yenilerek bu seneki Şampiyonlar Ligi’ne (CL) veda ederken “bir rüyanın sonu” benzetmesi medya organlarının sayfalarını süslemeye başlamıştı. Başlangıçta, sadece Fenerbahçe taraftarları açısından değil, futbolu yakından takip edenlerin büyük çoğunluğu açısından, bu başarı imkansıza yakındı. Bir tarafta Avrupa’nın devasa bütçelere sahip kulüpleri, bir tarafta Türkiye’nin en zengin kulübü olarak görülse de, Avrupa arenasına çıktığında ortalama takımlar grubuna dahil olarak “sıradanlaşan” Fenerbahçe. Ancak rüya büyük oranda gerçekleşti. Grup maçlarında İnter, CSKA, PSV gibi Avrupa futbolunda söz sahibi rakiplerini saf dışı bırakan Fenerbahçe, elemelerde son 2 senenin UEFA şampiyonu olan Sevilla’yı yarış dışına itti ve çeyrek final karşılaşmalarında CL’nin en pahalı takımlarından biri olan Chelsea’ye kafa tutarak elendi. Birçok spor yorumcusuna göre Fenerbahçe bu başarısıyla, karşılaştığı rakipler göz önüne alındığında, 2000 yılındaki Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğunu ve 2002 yılındaki ulusal takımın dünya üçüncülüğünü geride bırakıyordu. Kuşkusuz bu başarının teknik ve taktik analizleri daha uzun bir süre yapılacaktır. Ancak esas büyük başarının, “endüstriyel futbolun” birçok dev kulübünün, Fenerbahçe’nin arkasında kalması olduğu konusunda hemen her futbol yorumcusu ortaklaştı. Peki ama şaşırtıcı olan ne? Futbol oyunu zaten sürprizlere bu kadar açık olduğu için kitlesel bir ilginin konusu olmuyor mu?

Sürprize yer yok!
1980’li yıllara kadar show (gösteri) özelliğini sürdüren futbola, 1990’lı yıllarla birlikte, dünya ekonomisinde yaşanan değişimlere paralel olarak bir de business (iş) özelliği eklendi. Dünya yüzünde milyonlarca insanın ilgiyle izlediği gösteri artık endüstriyel bir “show business”e dönüştü. Ekonomist Mustafa Sönmez’in Türkiye üzerinden yaptığı yaklaşık hesaplamalar sektörün büyüklüğünü anlamamız açısından önemli: Elimizde net rakamlar olmasa da, futbol sektörü yarattığı yaklaşık 8 milyar dolarlık katma değer ile yüzde 2’lik bir büyüklüğe sahip. Milli gelirde madenciliğin yüzde 1.1, mali sektörün yüzde 1.5, enerji sektörünün yüzde 3.4, otel-lokanta sektörünün yüzde 3.2 payı olduğu anımsandığında, futbol sektörünün büyüklüğü konusunda bir fikir edinebiliriz. Kuşkusuz Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkeleri söz konusu olduğunda rakamlar çok daha fazla büyüklüklere erişiyorlar.
Futbolun geçmişten beri taşıdığı sınıfsal özelliği, “endüstriyel” sıfatı eklendiğinden beri daha da arttı. Ekonomiden siyasete, militarizmden dünya barışına, eğitimden eğlenceye, iç barıştan uluslararası dayanışmaya çok farklı görüngülere sahip olan futbol, bu esnek ve çok kullanımlı yapısı sayesinde geniş bir kitlesel ilgiye konu olurken, iktidar savaşları, sınıf mücadeleleri futbol üzerinden de sürüyor. Şampiyonlar Ligi ise bir anlamda futbolun en zenginlerinin, en elitlerinin kapıştığı, diğerlerinin gıptayla seyrettiği bir arenaya dönüşüyordu. Ve bu arenada bir süredir “sürprizlere”de yer yoktu.

Mütevazı kadro!
“Endüstriyel futbol” üzerine raporlarıyla tanınan Deloitte firmasının 2006-2007 verilerine göre yayınladığı dünyanın en zengin 20 kulübü listesi, bir anlamda Şampiyonlar Ligi’nin gediklilerinin de bir listesini veriyor. Bu sene çeyrek finale kalan Arsenal, Liverpool, Manchester United, Chelsea, Roma, Barcelona ve Schalke takımlarına baktığımızda, sadece Schalke’nin ilk 20 içinde 16. sırada olduğunu, diğer altı takımın ise ilk 10 sıra içerisinde olduğunu görüyoruz. Fenerbahçe’nin başarısının önemi işte bu sıralamada yatıyor. En zengin 20 takım listesine girmeden, Avrupa takımlarına göre mütevazı kadrosuyla ilk sekiz takım arasına girerek çeyrek final oynamak.
Çeyrek final maçları öncesinde birçok kişinin Fenerbahçe’nin başarısına şaşırmasının ve bu olayı “rüya” olarak tanımlamasının arkasında bu tablo yatıyordu. Çeyrek final rövanş karşılaşmasının hemen öncesinde Fenerbahçe’nin başarılı futbolcusu Deivid’in “Para futbolcu almaya yarar, ama takım yaratmaya yaramaz. Para, Şampiyonlar Ligi’ni satın alamaz. Futbolda maçı kazanan isimler ve paralar değildir” açıklaması, gerçekleşeni değil istenileni, umulanı ifade ediyordu.
Jean Paul Sartre yıllar önce, futbolun amatör bir ruhla oynandığı dönemlerde “Futbolda her şey karşı takımın varlığıyla çetrefilleşir” demişti. Oysa “endüstriyel futbol” ile birlikte “bütçe büyüklüğü” bir anlamda emek, istikrar, direnç, takım ruhu ve futbolun olmazsa olmazı sürprizlerin yerini almıştı. Evet, Süper Lig’de Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş ile birlikte şampiyonluğa ambargo koyan üç takımdan biriydi ama Avrupa arenasında bu sene üç büyüğe karşı mücadele eden Sivasspor’un konumuna düşüyordu. UEFA Başkanı Platini’nin “Fenerbahçe diğer takımlara örnek oldu. Fenerbahçe’nin başarısı, finallerin hep büyük takımların hegemonyası altında olmadığını kanıtlaması açısından çok önemli” açıklaması, bir anlamda futbolu milyonların sevmesine neden olan geçmişin değerlerine duyulan bir özlemi yansıtıyordu. Çeyrek final maçları sonrasında herkes açısından gerçeğe dönüş yaşandı. En zengin yirmi kulüp içinde 2, 3 ve 4. sıraları işgal eden Manchester United, Barcelona ve Chelsea ile 8. sıradaki Liverpool, CL’nin ilk 4 takımını oluşturmuşlardı.

Başarı ve taraftar
Fenerbahçe taraftarı rüyanın bitmediği, aksine yeni başladığı konusunda hemfikir. Gelecek seneler için daha büyük başarıların hayalleri şimdiden kurulmaya başladı. Yine hepsi farkında ki, en zengin kulüpler listesine girmeden kalıcı bir başarıya imza atmak mümkün değil. Ancak bu da taraftar açısından büyük bir çelişkiyi beraberinde getiriyor. İlk 20’ye girmenin önemli adımlarından biri de taraftarın “seyirciye” dönüşmesi, yani stat kapılarının taraftarın büyük çoğunluğuna kapanıp, yüksek fiyat ödeyebilen “seyircilere”; başka bir deyişle “endüstriyel futbol tüketicilerine” açılması demek. Deyim yerindeyse tutkuyla bağlı olduğu takımının kalıcı başarısı için “taraftarın” kendini yok etmesi, “seyirciye” dönüşmesi gerekiyor.
Tıpkı Avrupa’nın en zengin kulüplerinin taraftarlarının başına geldiği gibi. Ya kalıcı başarı için “endüstriyel futbolun” basamakları çıkılıp 10-15 takım arasında dönen rutin bir rekabete adım atılacak, ya da her sene bir “rüyanın” arkasından yola çıkılacak. Futbolseverlerin önünde zor bir seçim var!

(*)İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yard. Doç İlker Aktükün*
www.evrensel.net