daha derin iz bırakabilmek için...

Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kalarak ülkenin uzun zamandır hasret kaldığı bir heyecan dalgasına sürüklenmesine neden oldu. Böyle memleket çapında bir heyecan dalgası en son, (A) Milli Takım, 2002’de Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenlediği Dünya Kupası’ndan üçüncülük unvanıyla döndüğü zaman yaşanmıştı.


Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kalarak ülkenin uzun zamandır hasret kaldığı bir heyecan dalgasına sürüklenmesine neden oldu. Böyle memleket çapında bir heyecan dalgası en son, (A) Milli Takım, 2002’de Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenlediği Dünya Kupası’ndan üçüncülük unvanıyla döndüğü zaman yaşanmıştı.
Galatasaray’ın 2000 yılındaki UEFA şampiyonluğu ve ardından da Süper Kupa’yı kazanması ise kuşkusuz Türkiye’nin futbol tarihindeki en parlak başarılar olarak kayıtlara geçti. Galatasaray’ın daha önce Şampiyonlar Ligi’nde bir kez çeyrek finale ve bu organizasyonun Şampiyon Kulüpler Kupası adı altında düzenlendiği dönemlerde de bir kez yarı finale kadar yükseldiğini hatırlatalım.
Fenerbahçe’ninki ülke açısından olmasa da kendisi açısından tarihi bir başarı. Sarı-lacivertli kulüp 101 yıllık tarihinde ilk kez çıtasını bu kadar yükseğe çıkardı. Ancak tabii bunu, Avrupa kupalarında elde edilen diğer başarılardan farklı olarak Türkiye futbolunun bir başarısı gibi değerlendirme olanağı yok. Çünkü Fenerbahçe’nin kadrosu ağırlıklı olarak yabancı oyunculardan oluşuyor. Lugano, Edu, Roberto Carlos, Wederson, Alex, Deivid, Kezman, Maldonado gibi yabancı oyuncuların yanına sonradan Türk olan Aurelio ve sadece kağıt üzerinde Türk görünen Kazım’ı eklediğimizde, Avrupa takımlarına karşı alınan galibiyetlerin ardından, aşağılık komplekslerinin dışa vurumu olarak dile getirilen, “Avrupa Avrupa duy sesimizi, işte bu gelen Türklerin ayak sesleri” tezahüratının bu kez neden duyulmadığını anlamak kolaylaşıyor. Öyle ki, bundan önce yeşil sahalarda elde edilen her başarıyı en pespayece söylemlerle milliyetçi hamasete alet eden medyanın bile eli böğründe kaldı. Ellerinden gelen sadece, maçları izleyen kişilerin gülmesine yol açacak kadar abartılı ve cahilce yorumlar yaparak akıllarınca Fenerbahçe’yi taçlandırmak oldu.
Medyanın çok bilmiş “futbol uzmanları”, kötü sonuçların ardından Zico’ya “stajyer hoca” damgası vururken, başarılı sonuçların ardından ise Zico’yu “dahi” ilan ettiler. Bu birbirine tamamen zıt iki görüş arasındaki geniş alanda, alınan skorlara göre değişen yorumlar eşliğinde, bıkmadan, usanmadan her türlü tutarsızlığı bolca sergilediler. Oysa Zico, ne stajyerdi ne de dahi. Sadece, takımına özgüven aşılamayı bilen, inandığı sistemi kararlılıkla ve belli bir disiplinle uygulatmaya çalışan ve doğru bildiği yolda yürümekten şaşmayan alçak gönüllü bir teknik adamdı.
Bu arada bu tip sportif başarıları sağa sola ateş ederek kutlamayı adet edinmiş çağdışı yaratıkları da unutmamak lazım. Onlar, içlerindeki sönmek bilmez kutlama ateşiyle, böyle maçlar öncesinde medyada öne çıkan militarist ve kabadayıca söylemlerin pratiğe(!) dökülmesine aracılık ettiler yine...

Galatasaray ve milli takımın başarıları
Galatasaray’ın da UEFA ve Süper Kupa’yı kazanmasında kuşkusuz Hagi, Popescu ve Taffarel’in payları çok büyüktü ancak yine de o zamanki takımda yer alan Bülent Korkmaz, Fatih Akyel, Emre Belözoğlu, Okan Buruk, Suat Kaya, Hakan Ünsal, Ergün Penbe, Hasan Şaş, Arif Erdem ve Hakan Şükür gibi futbolcular da elde edilen başarılarda önemli rol oynamışlardı. Üstelik takımın yükünü çeken bu futbolculardan Bülent Korkmaz, Fatih Akyel, Okan Buruk ve Emre Belözoğlu altyapıdan yetişmişlerdi. Daha sonra bu futbolcuların kendi aralarındaki uyumu ve başarılı performansları, milli takıma da yansımış ve bu oyuncuların iskeletini oluşturduğu milli takım, 2002’deki Dünya Kupası’nda üçüncülüğe ulaşarak tarihinin en önemli başarısına imza atmıştı. Dünya Kupası sonrasında bu oyuncuların farklı takımlara transfer olmasıyla kadro dağılınca ve de altyapı kaynaklı yeni bir atılım gerçekleşmeyince, Türkiye o tarihten bu yana benzer başarıların yanından dahi geçemedi.

Kağıt üzeri başka yeşil saha başka
Ama tabii yabancı oyuncuların çokluğu, Fenerbahçe’nin bu sezon elde ettiği başarının değerini azaltmıyor. Ne olursa olsun futbolun günümüzde ulaştığı düzeyde, Avrupa’nın ilk 8 takımı içine girebilmek hiç de kolay bir iş değil.
Bu başarı, yabancı oyuncu ağırlıklı kadro yapısı itibariyle salt Fenerbahçe’ye aitmiş gibi görünse de, moral, özgüven, motivasyon ve örnek olma açısından elbette ki ülke futboluna da ciddi bir katkı sunacaktır.
Chelsea rövanşındaki yenilgiyle Avrupa’ya veda edişin ardından belki de en anlamlı yorum Fenerbahçe’nin sol kanat oyuncusu Uğur’a aitti. Uğur, “Şimdi, yani maçtan sonra anladık ki Chelsea’yi gözümüzde çok büyütmüşüz” diye konuştu. Ama tabii futbolcuların böyle psikolojik bir ezikliğe sürüklenmesinin en önde gelen nedeni, sürekli olarak iki takımı parasal değer olarak kıyaslayan ve böyle bir kıyaslamada Chelsea’nin ne kadar ağır bastığını diline dolayıp sürekli olarak Fenerbahçe’nin işinin çok zor olduğunu vurgulayıp duran medyaydı.
Oysa kağıt üzerinde değerli olmak, her zaman yeşil sahada başarılı olmak anlamına gelmiyor. Bunun örneğini zamanında Galatasaray vermişti. Galatasaray, UEFA ve Süper Kupa şampiyonu olduğu dönemde, parasal değer bakımından elediği birçok takımdan daha mı yukarıdaydı sanki?
Kaldı ki Chelsea, uyum sorunu yaşadıkları açıkça belli olan oyuncuları ve toplama takım görüntüsüyle korkulacak takımlar arasında verilecek iyi bir örnek değildi zaten. Asıl çekinilmesi gerekenler, kadrolarında dünyanın önde gelen oyuncularıyla, altyapıdan yetiştirdikleri gençleri harmanlayan ve gençlere forma şansı vermekten hiç kaçınmayan Manchester United, Liverpool, Barcelona, Arsenal gibi takımlardı.

Chelsea mi örnek alınmalı?
Zico ise Avrupa’da daha fazla başarılı olabilmek için yabancı oyuncu sınırlamasının kalkması gerektiğini söylüyor. Yani bir anlamda, kısa vadede başarı peşinde koşan Chelsea’yi örnek alıyor.
Oysa Chelsea gibi toplama takımlar, ancak geçici başarıların sahibi olabilirler. Gelip geçici başarılarla avunmak yerine, istikrarlı bir grafik tutturmak, futbol dünyasında kuşkusuz çok daha derin izler bırakacaktır. Söz gelimi 40-50 yılda bir final oynamanın kazanımı ile aynı süre içinde 5-10 kez çeyrek finale ya da yarı finale kadar yükselebilmenin getireceği saygınlık ve prestij, bir olabilir mi? Bu anlamda doğru hedef tercihini belirlemek ve ona uygun bir strateji izlemek büyük önem taşıyor.
Başarıların rastlantıdan öte anlam taşıması ve kalıcı nitelik kazanabilmesi için de tabii ki yabancı oyunculardan daha çok altyapıyla ilgilenmek gerekiyor. Altyapının ihmali, Galatasaray ve milli takımın, bazı “denk” gelişlerin etkisiyle ulaştığı başarıların devamının neden gelmediği sorusunun yanıtı değil midir aynı zamanda?..
Mehmet Özyazanlar
www.evrensel.net