GÜNDÖNÜMÜ

  • Son günlerde dostlarımızla aramızda İstanbul üzerine birkaç sohbet oldu. İstanbul’un güzelliğine vurgu yapılan bu sohbetler sırasında nedense belleğimde hep iki İstanbul canlandı.


    Son günlerde dostlarımızla aramızda İstanbul üzerine birkaç sohbet oldu. İstanbul’un güzelliğine vurgu yapılan bu sohbetler sırasında nedense belleğimde hep iki İstanbul canlandı. İstanbul 12 milyon nüfuslu, birçok insanın da gelip geçtiği, bir ya da birkaç gününü geçirdiği gerçekten çok güzel bir kent. Ne var ki İstanbul, o kentte yaşayan insanların küçük bir kesimi için güzellikleriyle yaşanırken çoğunluğu oluşturan emekçiler ise bu güzelliklerin farkına bile varamıyorlar.
    İstanbul’un emekçileri, işçileri günde 8, 10, 12 hatta 16 saat çalışıyor, her an Davutpaşa patlaması veya Tuzla tersaneleri misali iş cinayetlerinde ölüyor, eğer şans eseri ölmemişlerse her an vücutlarının bir ya da birkaç parçasını kaybetme riskiyle karşı karşıya çalışıp üretmeye devam ediyorlar. İşten işkenceye dönüşen yolculuk sonunda evlerine gelebilen emekçiler yorgunluktan bitap düşmüş olduklarından, eşlerine, çocuklarına doyasıya sarılmak bir yana, içten bir gülümsemeye bile dermanları kalmamış oluyor.
    Bu koşullarda İstanbul, emekçilerin yaşamında tarihi ve doğal güzellikleriyle değil yaşama, ulaşım ve barınma sorunları, sömürü merkezleri ve çalışma yaşamının sorunları ile yer almaktadır. İstanbul’un ve diğer kentlerin patronları ise işçilerin bedelini ödemedikleri emeklerinden, devletin yoksullardan alıp kredi, teşvik vb. adlarla aktardığı paralarla milyar dolarlara sahip olmakta ve bu cennet kenti ve dünyanın diğer cennet köşelerini karış karış dolaşmakta, yatlarıyla dünya turuna çıkmakta, işçiler haklarını istediğinde ise “battık, mahvolduk” teraneleriyle ağlayıp sızlamaktadırlar.
    İstanbul ve diğer kentler, patronlar ve dalkavukları ile onlara hizmeti iş edinen sendika ağaları için tam bir cennet, güzellikler abidesi bir kent iken, işçiler ve emekçiler kentin güzelliklerini ne yazık ki yaşayamıyorlar. Bu güzelim kentler işçiler, emekçiler için al kanlarını içen bir canavara, bir cehenneme dönüşüyor.
    Zaven Biberyan’ın deyişiyle “Bir kişi çalışmadan yaşasın diye, bin kişi yaşamadan çalışıyor.” (Ülke ve Ekmek, Asım Gönen’den Eylül 2007, Evrensel Basım Yayın, İstanbul aktaran Bilsen Başaran, Evrensel Kültür dergisi, Nisan 2008, Sayı: 196, Sayfa: 59)
    Bu tabloyu tersine çevirmek, bu güzelim kentleri, ülkemizi ve dünyayı işçiler için de bir cennete dönüştürmek, savaşları bitirmek, barışı ve kardeşliği inşa etmek olanaklıdır. Bunun için işçilerin el ele tutuşması, birleşmesi, kapitalistlere karşı mücadeleyi birleştirmesi yetecek. Emeğin iktidarı için işçilerin, emekçilerin, emekten yana aydınların, bu düzenin ezdiği toplumsal kesimlerin birleşik mücadelesi belirleyici önemdedir. Önümüzdeki 1 Mayıs, işçilerin emeğin iktidarına yürüyüşlerinin bir adımı olsun. Dünya işçi sınıfının ve ezilen halklarının 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü kutlu olsun.
    Not: 7 Nisan 2008 tarihli yazımızda “Türk-İş Genel Mali Sekreteri ve Belediye-İş Genel Başkanı Nihat Yurdakul’un, Belediye-İş İzmir şubelerine 1 Nisan eylemine katılmamaları yönünde talimat verdiği söyleniyor. Ancak Belediye-İş İzmir şubeleri de eyleme kitlesel olarak katıldılar” demiştik.
    Yazının yayınlandığı gün Belediye-İş Sendikası İzmir 2 No’lu Şube Başkanı Ahmet Mutoğlu arayarak “Genel Başkan Nihat Yurdakul’un İzmir’de katıldığı Genişletilmiş Temsilciler Kurulu toplantısında 1 Nisan’da SSGSS’ye karşı iş bırakarak alanlara çıkılması kararının Emek Platformu’nun kararı olmadığını, Türk-İş’in de bu karara katılmadığını, ancak KESK ve DİSK’in boşalttığı işyerlerini Belediye-İş üyelerinin doldurmayacağını belirttiğini, dolayısıyla genel başkanın Belediye-İş şubelerine 1 Nisan eylemine katılmamaları yönünde bir talimatının olmadığını” belirtti. Biz de bilginin doğrulanmış bir bilgi olmadığını ve bu nedenle yazıda ‘söyleniyor’ ifadesinin kullanıldığını, bu bilginin doğru olmamasının sınıfın çıkarları bakımından sevindirici olacağını, bizim temel kaygımızın sınıfın çıkarları olduğunu, sınıf karşıtı tutumlara karşı tavır aldığımızı belirttik. Bu gelişmeyi okurlarımızla paylaşmayı sorumluluk anlayışımızın gereği olarak değerlendiriyoruz.
    Emek örgütlerinin yöneticilerinin her zaman sınıfın çıkarlarını esas alan bir tutum içinde olmasından sevinç ve mutluluk duyacağımızı bir kez daha belirtmeyi gerekli görüyoruz.
    Hasan Hüseyin Evin
    www.evrensel.net