Şiirin buluştuğu iki şair

Beşinci şiir kitabının dışında, öykü, oyun, derleme alanında da çalışmalar yapan Mustafa Emre, 1956 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre memurluk yapmış, daha sonra, yazı yaşamını uğraş edinmiştir.


Can Buğusu (2007)
Mustafa Emre

Beşinci şiir kitabının dışında, öykü, oyun, derleme alanında da çalışmalar yapan Mustafa Emre, 1956 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre memurluk yapmış, daha sonra, yazı yaşamını uğraş edinmiştir.
Ebru Kültür Sanat Yayınları’ndan çıkan yeni kitabıyla şiir yolculuğunu sürdüren Mustafa Emre’nin şiiri için sunu yazısında Ahmet Ayberkin: “Şiirlerinin ana konusu yaşam üzerine kurulmuştur… Çocukluğun adsız çiçekleri, kanatsız kuşları ile içini dolduran şair, içimizi açıyor, yaşama sevincini dirence dönüştürüyor. Bilginin ışığında göz ışığını ve alın terini yaşayan ve yaşatan can buğusu ile güç veriyor… O elveren bir gezgindir aynı zamanda. Sılasını yüreğinde taşıyan uzun yol yorgunudur. Sevgiliye ulaşmak iterken zamanı kendi elleriyle uzatmak isteyen bir sevgilidir. Söylenecek sözü çoktur büyük özlemi olanın. Onun dili de Türkçenin süt buğusunda eski bir zamanın kapısından yeni bir zamanın kapısına ulaşır. O dil ile çalınan kapılar açılır. İçimize dolan ışıkla nice can yıkanır bu can buğusunda” belirlemelerini yapıyor.
Adana’nın merkezi sayılan Büyüksaat dolayındaki yaşamı: “Çocuktuk, eski zamanları çalarken Büyüksaat / Sandalyeciler sokağında dönerdi topacımız/ topacımız döner güllerimiz döner dünya dönerdi/ Baharı koklardık yeşermeye başlayınca ağacımız// Toy bir yeşilin yumağında ipek böcekleri/ Doğuşun ve varoluşun felsefesi olurdu/ İnce bir estetiğin canlı renkleri ile/ Zaman genişler daralır ve durulurdu// Büyüksaat yorgun sesiyle yayılarken/ Saatçılar zamanın dilini çözerdi/ Sandalyeci ustaların çalışmazına dalardık/ Ağaçlar kıymık içinde sessizce yüzerdi// Kulaklarımda hep annemin çağıran sesi/ Akşamın ilk saatleriyle kuş olur uçardık/ Babam arastadan gelirdi gülümseyerek/ Bir kese kağıdı yemişle sevinç açardık// Büyüksaat sarı sıcaklarda güneşli yağmurlarda/ Çocuk seslerini de alarak çaldı durdu/ Göçmen kuşları karşılarken ve uğurlarken/ Bir gönül sesiydi bizi anıdan anıya savurdu” dizeleriyle şiirleştiren Emre, kitabında çoğunluğu yaşamını yitirmiş birçok şairin de kulaklarını çınlatıyor.
“Birlik dedim geldim/ Söyledim kardeşlik türküsünü/Ah ile alçalıp yükseldim/Gösterdim barış köprüsünü” diyen Emre’nin sevgi, dostluk, barış ve özgürlük, en çok önem verdiği değerler arasında yer alıyor. Bu duygularını da: “Gökyüzünde uçuşmaktır sevinci yazmak/ Yazalım yaşamın alnına özgürlük mutlarını/ Dostlukların süremini çizelim yeryüzüne/ Yazalım da yer kalmasın ayrılıklara acılara” dizelerinde dile getiriyor.
Bazı şiirlerini tasavvufi ilmeklerle yapılandırmasına karşın, hayatla olan sıcak bağlarını koparmayan Mustafa Emre’nin bu kitabında da aynı özellikleri sürdürdüğü görülüyor.
Açık, anlaşılır bir dille ve içtenlikle örgülenen şiirleri, ılıman bir iklimin esintileriyle duygu ve düşüncelerimizi kucaklamaktan geri durmuyor.
Akasya Zamanı (1998) Dağıstan Kılıçaslan
Zaman zaman dergilerde çıkan şiirlerinden tanıyordum. Daha sonra üçüncü şiir kitabı geçti elime. İlk bakışta, kapak fazla bir şey söylemediyse de, şiirleri okuyunca, içerikle uyumlu olduğunu gördüm.
Arka kapak yazısını yazan Şair Mustafa Emre, şairi ve şiirlerini: “Kılıçaslan şiirlerinde sevgi ve coşku öne çıkar. (Eski şiirin rüzgarıyla) Anadolu, çocukluk yollar, çiçekler yürek gibi atar. Anılar, düşler, gerçekler, umutlar, zamanlar sevgi ve coşku ile ozan kimliğini belirler. Çünkü onun için sevgi eşittir şiir anlamını taşır. Bu da insanın derinliklerine inmek demektir” diyerek tanıtıyor.
Gerçekten de: “Gülüşün leylak morluğunda dağılır/ Yaşam olur bozkırlarda// Bir şiirin kıpırtısı dolar yüreğime/ Seni yazmaklar tomurcuklanır” dizelerinde görüleceği gibi, Kılıçaslan bir şiir ve doğa tutkunu. Bunun yanı sıra duyguları derin sularda kulaç atan bir şair Kılıçaslan. “Çocuk” şiirini oluşturan: “ İlk yaz rüzgarları okşardı saçlarını/ Yüzünde delice açmış badem çiçekleri/ Umut taşardı oturduğun sıralardan/ İçinde hep dışarı özlemi/ Hiç yorulmak bilmezdin çocuk/ Karanlık inerken şenliğine/ Seni arardı hep annenin gözleri// Oyun yaralarının izi hâlâ dizlerinde/ Dalgın kederli gözlerin/ Sonra bir fren sesi ve çığlık” dediği dizeler, bu kanının tanıklığını yapıyor. 1950 yılında Yozgat’ta doğan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra çeşitli ilçelerde kaymakamlık yaptıktan sonra vali yardımcılığı görevlerinde bulunan, Adana’da aynı görevle bulunurken Mustafa Emre’yle tanışan Kılıçaslan’ın şiirlerinde ölüm ve yaşam, hüzün ve sevinç, umut ve umutsuzluğun iç içe olması, onun duygusallığının yanı sıra düşünsel yapısını da ele veriyor sanırım. “Ben Senim Gökyüzü” şiirinin: “Hiç eskimeyen masalımsın/ Söylendikçe hüzün estirirsin/ dağlarımda/ Ve yalnız bir ağaç gibi sana açılır/ dallarım/ Bilemem hangi yıldız katmış beni önüne/ Sürüklenirim galaksiler boyu/ Ne sonum biliyorum ne de ilk/ Tek damla suyum gün ışığında/ dalgalanan/ yaprakta// Eririm, dönerim, ölürüm/ Sel olur doğarım çöllerde// Ben senim gökyüzü” dizeleri de bu tanının güzel bir örneğini oluşturuyor.
Leylaklar, akasyalar, iğde çiçekleri, badem çiçekleri, karanfiller, güller, mum çiçekleri, güz çiçekleri, sarmaşıklar, badem çiçekleri, zakkum çiçekleri, kardelen ve mimozalar şiirlerine çokça giren konuklar Kılıçaslan’ın. Bir de sevgi. “Bir savaş açmıştım hayata/ Sonu mutlaka yenilgiyle bitecek/ Sevmek olmasa” dediği.

Güngör Gençay
www.evrensel.net