Fotoğraf: AA

KENTTENGELEN

  • Yoksulluğun belirtisiydi belki de ilk bakışta ama ben, çocuk aklımla öyle algılamıyordum, düğme dikilmiş camları görünce...


    Yoksulluğun belirtisiydi belki de ilk bakışta ama ben, çocuk aklımla öyle algılamıyordum, düğme dikilmiş camları görünce... Nasıl dikilirdi ki bir cama düğme? Çaresizlik belki de çok şeyi kadir kılıyordu insana. Çocukluğumun geçtiği o sokaktaki evlerin birçoğunun pencere camları çatlamıştı. Bu pencere camlarının çerçevesinden düşmemesi için, camın çatlamış olan yerinden iç ve dış yüzeyine karşılıklı gelecek şekilde düğme dikilirdi. Bunu birçok kez de izlemişimdir. Biz niye camımıza böylesi düğme dikmiyoruz çatladığı vakit, dediğimi anımsarım anama. O hemen kaşlarını çatarak; “Allah kimseyi böyle eksikli kılmasın oğul, onların yeni cam taktıracak paraları olmadığı için kırık camlarına düğme dikiyorlar, hasetlenilecek bir şey değil” dediğini anımsarım.
    Ne kadar eksikli, ne kadar yoksul oldukları yüzlerinden okunsa da o vakitler o insanların, yaşama sevinçleri dışa sızardı düğmeli camların çatlağından. O pencereler ki; begonya, küpeli ve Afrika menekşelerinin renk cümbüşüyle bezenirdi. Saksıları çıkma yağ teneke kutuları olsa da, ihtişamlı görünüşlerine söylenecek söz yoktu. Bir de çiçekleri nazardan korumak üzere saksının toprağına batırılmış küçük, ince bir sopanın ucuna yumurta kabuğu takılırdı. Baharın geldiğini düğmeli camların önüne dizilmiş gül suyu şişelerinden de anlayabilirdiniz. Sonrasında evin genç kızı görünürdü, düğmeli camın önüne serdiği küçük kilimin üstünde. Kanaviçesini işlerken de yanına çağırırdı komşu kızını, yarenlik etmesi için. Delikanlılar manalı bakışlarıyla süzerken genç kızları, temkinli olmayı da elden bırakmazlardı. Birkaç kez mektup getirip götürdüğümü de anımsarım birbirini seven gençler arasında, sıkı tembihlerle birlikte... Doyumsuz oyunlarımızın en güzel molaları sokağın başında beliriveren büyüklerimiz olurdu. Birçoğumuzun babası elinde; susamlı helvadan tutun da, renkli akidelere kadar yemiş çeşnileriyle dolu kese kağıdını en büyüğümüze verir ve hepimize kardeş payı yapmasını söylerdi. Bazen de analarımız salça sürülmüş ekmek dilimini tutuşturuverirdi elimize. Yoksullukta eşitlenmiş yaşamların imecesiydi belki de, çocukluğumun sokağındaki yaşadıklarım. Tüm acılara inat, avuçlarında sakladıkları yaşama sevinçlerini oğullarına sunmanın telaşı içindeydi ebeveynlerimiz. Varsın pencere camları düğmeli olsun ne çıkardı, yürekler kırılmasın yeter ki, ya da kırılmış yüreklere düğme dikilmesin.
    Şimdilerde o sokağımızın bebelerini görüyorum aralıklarla da olsa. Kat karşılığı müteahhit işi şıkır şıkır yapılmış evlerin önlerinde oyunlar oynuyorlar. Bizlere göre şanslılar mı acaba? Hem birçok evin penceresi de çift cam, üstelik düğme dikilmiş bir cam da yok, eksikli görünen bir yan da... Ama niye yüzü gülmüyor fabrika dönüşü servisten inen işçi babanın? Sokağın başı niye öncesi gibi şenlikli değil; yoksa yüreklerine, umutlarına mı dikilmişti düğmeler? Sanki böyle mi olun denmişti onlara ata nasihatinde? O vakit düstur eylemeli hep birlikte, çoluk çocuk. Madem ki insanca yaşam haktır, başlamak gerek bir yerlerden, düğmeli camların ahını almak üzere bu kez haramilerin cam köşklerini dağıtarak...
    Hem bu toprakların uygarlığı olan Finikeliler öğretmemişler miydi bizlere, bin yıllar öncesinden camın bulunuşunu sağlarken? Önce ateşle oynamak gerek, sonrasında her şey cam gibi olur…
    *Eğitimci
    M. Tarık Özkan*
    www.evrensel.net