Akademisyenlerin çığlığı*

Günümüzde AKP Hükümeti aracılığıyla uygulanan Dünya Bankası/IMF patentli “reformlar” hiç kuşkusuz 1980’lerden bu yana her hükümet programında yer almış ve parça parça yaşama geçirilmiştir. Süregelen neoliberal uygulamaların bir sonucu olarak üniversitelerimizin piyasalaşma süreci de artık tamamlanmak üzeredir.


Günümüzde AKP Hükümeti aracılığıyla uygulanan Dünya Bankası/IMF patentli “reformlar” hiç kuşkusuz 1980’lerden bu yana her hükümet programında yer almış ve parça parça yaşama geçirilmiştir. Süregelen neoliberal uygulamaların bir sonucu olarak üniversitelerimizin piyasalaşma süreci de artık tamamlanmak üzeredir.
Nitekim yeni YÖK başkanının yükseköğretimin paralı olması/ öğrencilere burs verilmesi önerisi, Dünya Bankası’nın paralı yükseköğretim projesine, TÜSİAD Yükseköğretim Raporu’na ve YÖK Yükseköğretim Strateji Raporu’na uygun bir öneridir. Ülkemiz açısından bu dönüşümün temel ayaklarından birini üniversite sisteminin küresel pazara açılmasını amaçlayan ve Avrupa Birliği’ne entegre olma söylemleriyle beslenen Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı’na (AYA) dahil olma projesi oluşturmaktadır. Üniversiteler, gelinen noktada artık bir bilgi kurumu değil “iş” kurumu olarak işlev görmekte ve piyasaların ve piyasalara egemen olan sermaye bloklarının “emrine” göre yeniden biçimlendirilmektedir.
Üniversiteler şirketleşiyor
Üniversitenin düşünce gelenekleri dağıtılmakta, üniversiteye bir bilim kurumu işlevi yükleyen eleştirel aklın yerine faydacı akıl, araçsal düşünce ve bu yöndeki eylem biçimleri yerleştirilmektedir. Yalnızca metalaşabilecek fikirlere değer verilmek istenmektedir. Fikirlerin ekonomik değerleri cinsinden projelere dönüştürülmesi dayatılmakta ve bilim insanı, bir pazarlamacı ya da girişimci gibi ele alınmaktadır. Bu doğrultuda “üniversite-sanayi işbirliği” olarak adlandırılan proje, aslında üniversitenin sermayenin emrine verilmesi çabasıdır. Bu yolla üniversiteler “satılabilir” bilgi üretmeye zorlanmaktadır. Ekonomik faydası olmayan, piyasa için önemsiz bulunan bilim dalları geri plana itilmiş, tekno-bilim diğer bilimsel alanları sömürgeleştirmiştir.
Üniversiteler kendi yaratacakları kaynaklara, döner sermaye gibi kamu bütçesi dışındaki gelirlere bağımlı hale getirilmiştir. Geldiğimiz aşamada üniversiteler vakıfları, şirketleri, taşeronları, teknoparkları, döner sermaye uygulamaları, ticarileşmiş kampüsleri ile birer işletmeye dönüşmüştür. Üniversitelerimiz salt diploma ve unvan dağıtan ve işgücü piyasasını besleyen kurumlara indirgenmiştir.
Meslek elemanı!
Üniversitelerimizde kendi dilimizde ve kendi bilimsel yayın organlarımızda yayın yapma geleneği YÖK’ün akademik yükseltmelerde kural olarak koyduğu, uluslararası SCI ve SSCI atıf dizinlerinde taranan dergilerde yayın yapma kuralı nedeniyle önemli ölçüde aşınmıştır. Bu süreci üniversiteler ve TÜBİTAK tarafından uygulanan “yabancı dilde yayın teşvik programları” desteklemiş ve beslemiştir. Bilim evrensel ölçütlerde ve ölçekte yapılır. Ancak bu türden baskılar bilim insanlarını kendi ülkesine seslenen aydınlar konumundan, giderek sadece meslek alanına seslenen “profesyoneller” konumuna sürüklemiştir.
İntihal sorunu
Mevcut sistemde yayın kalitesine değil, yayın sayısına önem verilmektedir. Nitekim yayın sayısında bir artış olsa da bilimsel ilerlemenin bu artışa paralel gittiğinden söz etmek mümkün değildir. Öte yandan, yayın baskısı bilim etiği ile bağdaşmayan davranışlar için de özendirici olmuştur. Ne yazık ki üniversitelerimizde intihal gibi ciddi yayın etiği sorunları yaşanmakta ve buna karşı duyarlı/sorumlu davranılmamaktadır. Oysa üniversiteyi üniversite yapan; eğitim, araştırma ve hizmete yönelik tutum ve davranışlarında evrensel bilim etiği değerlerinden taviz vermeyen insanlardır. Neoliberal politikaların bir sonucu olarak esnek ve güvencesiz çalışma, üniversitenin yeni istihdam rejimidir. Özellikle araştırma görevlilerinin iş güvencesini ellerinden almaya yönelik uygulamalar, üniversitenin geleceğini yok etmektedir.
* Çeşitli üniversitelerden 61 akademisyen ve Eğitim Sen’in birkaç şubesinin katkılarıyla bir araya gelinerek yayınlanan Yükseköğretim Deklarasyonu’nun önemli bölümlerine, kısaltarak yer verdik.

Eğitim ve bilim emekçilerinin talepleri

* Üniversiteyi küresel sermayenin hizmetine sokma yol ve yöntemlerinin formüle edildiği TÜSİAD Yükseköğretim Raporu’nu ve YÖK Yükseköğretim Strateji Raporu’nu hayata geçirmeye dönük hiçbir uygulama kabul edilemez.
* Eğitim temel bir haktır. Bu nedenle, herkesin parasız yararlanabileceği kamusal bir hizmettir; piyasa koşullarına terk edilemez.
* Öğrenci har(a)çları emekçi sınıfın yükseköğretime ulaşması önünde bir engeldir, özelleştirme eğilimlerini güçlendirmektedir, tamamen kaldırılmalıdır.
* Öğrencilere eğitim ve araştırma gereçleri, barınma, beslenme ve ulaşım parasız sağlanmalıdır.
* Bilginin ürün ve teknolojiye dönüştürülmesinde kamu yararı gözetilmelidir.
* Araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) ve patentleme sistemleri, kamu yararı önceliğiyle yeniden düzenlenmelidir.
* Bireyci, rekabetçi bilgi üretimi yerine kolektif bilimsel üretim; bilginin özel mülkiyeti yerine de kamusal mülkiyet esas olmalıdır.
* Üniversite, piyasanın ihtiyacı olan bilgi ve elemanı üretmek yerine, evrensel kültürün ve eleştirel aklın verildiği bir kurum olmalıdır.
* Günümüzde bilim dünyasında yaşanan ticarileşmenin geldiği boyut ve toplumsal sorumluluklarından sıyrılmış bilim insanları, toplumun bilime olan güveninin sarsılmasına yol açmıştır. Oysa üniversitelerin ulusal ve uluslararası boyuttaki sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmelere dair bilimsel bilgi üreterek bunu toplumla paylaşma görevleri vardır. Üniversite her türlü tahakkümden arınmış, demokratik bir tartışma ortamını geliştirmek ve bundan toplumun yararlanmasını sağlamakla görevlidir. Toplumun kendisini anlama şekli, kültürel anlayışların korunması ve dönüştürülmesi, toplumsal düşünün etkilenmesi üniversitenin temel vazgeçilmez görevleridir.
* Üniversite, toplum katında saygınlığını artırmak ve toplumla bağlarını güçlendirmek için ülke ve toplumun sorunlarına duyarlı ve onlara yönelik çözümler üretme çabasında olmalıdır.
* Üniversitenin kendi kaynaklarını yaratması adı altında yürütülen özelleştirme uygulamalarına son verilmelidir. Yükseköğretimde özelleştirme yerine kamu finansmanı esas alınmalı, genel bütçeden ayrılan pay artırılmalıdır.
* Yeni özel/vakıf üniversitelerinin açılmasına izin verilmemeli ve var olanlar kamulaştırılmalıdır.
* Üniversite bünyesinde ticari amaçla faaliyet gösteren dernekler, vakıflar ve merkezler kapatılmalıdır.
* Üniversite özerkliğinin hayata geçirilmesi için gerekli tüm düzenlemeler yapılmalıdır. Akademik özgürlüğün, ifade özgürlüğünün ve üniversitelerin yönetsel özerkliğinin sağlandığı bir sistemde YÖK gibi düzenleyici bir üst kurula gerek kalmaz. YÖK yerini, üniversitelerin doğrudan temsil edildiği demokratik bir üst kurula bırakmalıdır. Bu üst kurulun görevi, eğitim politikalarını belirleme, yükseköğretim kurumları arasında eşgüdüm sağlama ile kısıtlı olmalıdır. Bu kurulda demokratik bir yapılanmanın gereği olarak öğretim elemanları, öğrenciler, işçiler ve memurların örgütlü yapıları yer almalıdır.
* Atama ve yükseltme kriterleri, yayın sayısına değil yayın kalitesine; ne ölçüde yeni bilgi üretildiğine, yayının yarattığı bilimsel etkiye ve toplumsal katkıya göre belirlenmelidir.
* Üniversiteler; zihniyeti, hatta kent dışındaki konumları, “güvenlik kaygıları” bahane edilerek kurgulanan kısıtlayıcı/gözetleyici fiziksel mekanları ile halka kapalı/uzak, öğrenci ve öğretim elemanını izole eden steril yerler haline gelmiştir. Üniversitenin kameraları, turnikeleri, tel örgüleri ve demir parmaklıkları sökülmelidir.
* Üniversitelerde etnisite ve cinsiyet başta olmak üzere her türlü ayrımcılığa son verilmelidir. Bu amaca yönelik etik kurullar oluşturulmalıdır.
* Üniversite emekçilerine, işçi ve memurlara insanca yaşayabilecekleri bir ücret verilmelidir.
* Tüm üniversite emekçilerine koşulsuz iş güvencesi sağlanmalıdır.
* Üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin örgütlenme ve siyaset yapma hakları önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
* Tüm üniversite emekçilerine toplusözleşmeli, grevli sendika hakkı tanınmalıdır.
www.evrensel.net