DURUM

  • Bugün yiyecek ve gıda maddeleri üzerine yapılan tartışmalar ister istemez eski bir tartışmayı -Malthus ile Marks ve Engels- hatırlatıyor.


    Bugün yiyecek ve gıda maddeleri üzerine yapılan tartışmalar ister istemez eski bir tartışmayı -Malthus ile Marks ve Engels- hatırlatıyor. Papaz Malthus dünyada nüfusun geometrik olarak (2, 4, 8, 16...) arttığını, ama geçim araçlarının -yiyecek, gıda, tüketim ürünleri vb- aritmetik oranda (1, 2, 3, 4...) arttığını ileri sürmüş, emekçilere savaş açmıştı. Marks ve Engels ise hem somut rakamlara dayanarak -nüfus artışı konusunda böyle bir gerçek yoktu- hem de kapitalist ekonominin işleyiş ilkelerinin bir artı nüfusu zorunlu kılmasını -işsizlerin işçiler üzerindeki baskısını güvence altına almak için sürekli artı nüfus üretme zorunluluğu- eleştirmişler, bilim ve teknikteki ilerlemelerin üretim artışını büyük oranda artırdığını, sorunun kapitalist ekonomiden kaynaklandığını açık seçik ortaya koymuşlardı. Malthus ise teorisini “doğum oranının düşürülmesi” gibi unsurlarla “yumuşatmak” zorunda kalmıştı. Daha sonra ise bu anlayışları savunan yeni Malthuscular türemişti.
    Peki bugün dünyada yiyecek sorunu açısından durum nedir? Dünyada ve Türkiye’de gıda ve beslenme sorunu büyürken, açlık gerçek ve yakın bir tehlike olarak, özellikle bağımlı ülkelerin kapısını çalmış durumda. Bazı ülkeler şimdiden bazı gıda ürünlerinin satışını durdurmuş -Kazakistan, Endonezya vb- durumdalar. Diğer bazı ülkeler ise gıda ihtiyacının karşılanması için karşılıklı anlaşmalar –Libya, Ukrayna, Mısır, Suriye vb- yapıyorlar. Özellikle en yoksul Afrika ülkeleri başta olmak üzere, Asya’nın, Latin Amerika’nın -Mısır, Haiti, Burkina Faso- bazı ülkelerinde de açlığa karşı ayaklanmalar ve isyanlar ve mücadeleler yaygınlaşıyor. Dünyada 30’dan fazla ülkede ayaklanmaların olabileceği tahmin ediliyor. “Kendine yeterli tarım ülkesi Türkiye” efsanesi ise çoktan çökmüş -emperyalist bağımlılık ve uygulanan politikalar sonucu- durumda. Başta buğday ve pirinç olmak üzere pek çok gıda ürünü ithal ediliyor. Gıda ürünlerindeki fiyat artışları ve kuyruklar artık gizlenemez hale gelmiş durumda.
    Bu durum tüm dünyada tartışılıyor ve “çözümler” öneriliyor. Uluslararası Tarım Bilimi ve Kalkınma için Teknolojileri Birliği (IAASTD), Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde bir toplantı yaptı ve bir bildiri yayınladı. 400 bilim insanının katıldığı toplantının sonuç bildirgesinde ‘modern tarım’ olarak adlandırılan tekniklerin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine dikkat çekildi ve “eğer tarım konusunda üretim metotlarından satış zincirine kadar kapsamlı bir reform yapılmazsa küresel açlık kaçınılmaz olacak” denildi. IAASTD Başkanı Robert Watson ise sonuç konuşmasında şunları söylüyor: “Küresel ölçekte un stokları ise hiç olmadığı kadar düşük seviyede ve sadece 40 günlük stokumuz kalmış durumda. Oysa 2050’ye kadar dünya nüfusu üç milyar daha artacak. Bu nüfusu beslemek için gıda üretiminin 25 ila 50 yıl içinde ikiye katlanması gerekiyor. Bu koşullarda gıda üretimi katlanmayacak aksine azalacak. Yeşil devrimi hayata geçirmezsek küresel açlık önlenemez hale gelecek” (Bazı günlük gazeteler)
    Birleşmiş Milletler’in yirmi yıl öncesine ilişkin bir raporu var. World Resources 1988-89, (Dünya Kaynakları, 1988-89) başlıklı rapor, “Dünya ciddi bir açlık tehlikesine doğru hızla yol alıyor, çünkü gıda ürünleri dağılımı adil değil. Dağılım adil olsa, gıda üretimi, dünyadaki değil altı milyar, hatta yedi milyar insana bile yetebilir” diyor. (Aktaran Yalçın Doğan) Uluslararası Tarım Birliği “modern tarım tekniklerini de” -genetiği ile oynanmış tarım ürünlerinin üretimi kastediliyor- eleştirmektedir vb. Dikkat edileceği gibi bütün bu öneri ve eleştiriler sorunu “kuraklığa, nüfus artışına, dağılım bozukluğuna, karaborsacılığa vb” bağlamaktadır. Kuşkusuz bütün bunlar etkili olmaktadır. Ancak açlığın ve yoksulluğun asıl nedeni bunlar değildir. Bütün bunlar bugünkü kapitalizmin -emperyalist politikaları uygulamak zorunda olan tekelci kapitalizm- maddi zemini üzerinde var olmaktadırlar.
    Gıda ürünlerinin dağılımı adil değildir, çünkü dağılımı yapacaklar büyük üretim araçlarını ve finans kurumlarını -fabrikalar, bankalar vb- ellerinde bulunduranlardır. Yani günümüzde sayıları bir avuç olan en tepedeki zenginler. Bunların örgütleri olan Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar, dayattıkları “yeniden yapılanma” programları ile bağımlı ülkelerin tarımını mahvetmekte, sanayilerini çökertmektedirler. Örneğin binlerce yıldır toprağında aynı buğdayı üreten Afrikalının ürünü, emperyalist gıda tekelleri tarafından “patentlenmekte”, bu Afrikalıya buğday ekimi yasaklanmaktadır vb. Aynı şekilde kuraklığa karşı teknoloji devreye sokulup, yeni sulama ve üretim teknikleri yaygınlaştırılmamaktadır. Bununla da kalmamakta sulama suyu paralı hale getirilmek istenmektedir. Kısacası bir avuç emperyalist tekelcinin olağanüstü karları cebe indirmesi için ülkeler açlığın, yoksulluğun, kuraklığın pençesine itilmektedir. Bu dev tekellerin azgın saldırıları “doğal afetler” sınıfına sokulmakta, yoksullardan daha fazla tevekkül ve boyun eğme istenmektedir. Tekellerin gazabı, “Allah’ın takdiri, gazabı” olarak takdim edilmektedir.
    Durum böyle olunca, Başbakan’ın “üç çocuk yapın” demesi, ‘tekellere yeni işsizler ordusu yaratın ki kapitalistlerimiz tatlı karları cebe indirmeye devam etsinler’ anlamına gelirken, Demirel’in “tinerci olurlar” uyarısı yeni Malthusculuğun bir versiyonu olmaktadır. Ama merak etmesinler işçi ve emekçiler çalışmaya, üretmeye ve üremeye devam edeceklerdir. Ama onlar bu ekonomik ve fizyolojik faaliyetlerine, insana yakışır bir dünya kurmak için mücadele etme görevini de ekleyerek devam ediyorlar. İşçi sınıfı ve emekçiler, kendileri ve çocukları için açlıktan, yoksulluktan, sömürüden kurtulmuş bir dünya istiyorlar ve bunun için mücadele ediyorlar. Onlar çocukların işsizliğe ve tinerciliğe mahkum edilmediği bir dünya kurmak istiyorlar. Eğer bunu bu kuşak başaramazsa, daha fazla birleşmiş, daha iyi mücadele eden gelecek kuşak başaracak. Bundan en küçük bir kuşku duymamak gerekiyor.
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net