AKP’nin balonunu patlatacağız

Hükümet, Bölge’deki sorunların ekonomik önlemlerle çözüleceğini sıkça dillendirmeye ve bunu temel bir politika olarak işlemeye hız verdi. Yapılanlar bunu doğrular nitelikte mi sizce?


Hükümet, Bölge’deki sorunların ekonomik önlemlerle çözüleceğini sıkça dillendirmeye ve bunu temel bir politika olarak işlemeye hız verdi. Yapılanlar bunu doğrular nitelikte mi sizce?
Bizim hükümete temel eleştirilerimizden biri sosyoekonomik kalkınma alanındadır. Bu konudaki geçmiş tüm hükümetlerin politikası bölgeyi kalkındırmamış, tam tersine yoksullaştırmıştır. AKP Hükümeti’nin uygulamaları da bunun devamıdır. 2002-2007 yılları kamu yatırımları ve teşvik tabloları incelendiğinde hükümetin bu politikası bariz görülecektir. 2002-2007 arasında Bölge ve Marmara Bölgesi mukayese edildiğinde, bölgeye aktarılan kaynaklarda istikrarlı bir düşüş, Marmara içinse istikrarlı bir şekilde aktarılan kaynak bakımından bir yükselmeyi görebilirsiniz. Siz bu politikayla mı bölgeler arası farkı kapatacaksınız? Kamu yatırımlarında aslan payını hâlâ Marmara alıyorsa, bölgesel gelişmişlik farkı nasıl ortadan kalkacak? Karadeniz ile Bölge karşılaştırıldığında da aynı tablo var. Karadeniz’e aktarılan kaynak bizi memnun eder. Bunda sorun yok. Biz Bölge’ye aktarılan kaynakların neden azaldığını sorguluyoruz.
Başta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olmak üzere DTP’li belediyelerin hazırladığı ve kaynak bulduğu birçok önemli projeyi, AKP Hükümeti’nin bürokrasi eliyle yavaşlattığını, engellediğini dile getiriyorsunuz. Bu süreci anlatabilir misiniz?
Bahsettiğim dezavantajlı durumu ortadan kaldırmak için biz belediyelerin hayata geçirmek istediği projelere hükümetin pozitif destek sunması gerekiyordu. Bir bakan, bir başbakan sadece kendi belediyelerinin olduğu illerin başbakanı ve bakanı değildir. Belediye şirketleri, yani belediyelerin fabrikaları alternatif istihdam modelidirler. Göreve geldiğim birinci yıl kolları sıvadım, 5 şirket kurma dosyasıyla İçişleri Bakanlığı’na başvurdum. İçişleri Bakanlığı bunları onayladı. Dönemin müsteşarı Ömer Dinçer’in masasında durdu. Bakanlar Kurulu’na gönderilmedi. Bizzat Dinçer ile ben görüştüm. Bu projelerin kentimiz için önemini anlattım. Dinçer’in açıklaması şu oldu: “İstanbul bu konuda deneyim sahibi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi fabrikalarının bütçeleri, belediyenin bütçesini kat be kat aşıyor. Sayın Başkan, 10 yıl sonra bu şirketlerin ekonomik gücü sizin belediyenizin bütçesini aşacak ve siz bunları yönetemez hale geleceksiniz.” Ben de Dinçer’e şöyle cevap verdim: “Müsaade buyurun bu şirketlerimiz büyüsünler, ekonomik olarak güçlensinler, varsın biz onları yönetemeyelim. Varsın İstanbul’un yaşadığı sorunları, zahmetleri biz de yaşayalım.” Dolayısıyla bu projemiz kabul görmedi. Açıkça engellendi. Dönüp başka arayışlara girdik. Hukuka, mevzuata göre hayırsever bir vatandaşımız şirketini bağışladı. Bir yıl gibi kısa bir sürede 330’a yakın istihdam sağladı Diyar AŞ. İçişleri Bakanlığı genelge gönderdi. 6 ay içinde ya şirketi tasfiye edin ya da biz kapatacağız. Maalesef şirketi özelleştirmek zorunda kaldık. Bu hayatımdaki ilk özelleştirmedir. Yatırmış olduğum kaynak 5 trilyondu, 8 trilyonluk kaynak elde ettik. Ama iddiam şu, eğer şirketimiz kapatılmasaydı 5 yıl sonra bölgenin en büyük şirketi olacaktı. Bunun katkısı yaşamın başka alanlarında sirayet edecekti.
Katı atık projemiz de kentimiz için hayati önemde. Modern ayrıştırmalı katı atık üretme sistemi tesisini Diyarbakır’a kazandırmak istedik. Dönemin bakanı Osman Pepe’ye başvurduk. Tüm belediyelerin bulunduğu bir ortamda bizim modelimiz örnek proje olarak seçildi. Aradan bir ay geçti, sunulan listede Diyarbakır’ın projesi çıkarıldı. Halen bu projenin neden listeden çıkarıldığını bana izah etmiş değiller. Ama asla vazgeçmek yok. Biz Alman Kalkınma Bankası’ndan kredi aldık. Eğer bu krediyi de engellemezlerse bu projeyi gerçekleştireceğiz.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ‘Diyarbakır’ı istiyorum’ açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz hükümetten hiç destek görmedik. Buna rağmen 80 yılda yapılmayanı yaptık. Başbakan yerel yönetimden gelme bir başbakandır. Yerel yönetimlerin zorluklarını, zahmetlerini bilen bir idarecidir. Aynı zamanda kendileri farklı bir kültürden, muhalefet kültüründen gelmektedir. Bizim pozisyonumuzu en iyi anlayabileceklerden biri kendisidir. Ama anlamadı. Buna rağmen biz başardık. Başarımızın sırrı halka dayalı olmaktır. Halka dayalı hizmet ve halka dayalı siyasettir. Asla vazgeçmek yok.
Her parti bir kentin yönetimine talip olabilir. Bu demokraside herkesin en doğal hakkıdır. Benim karşı çıkışım iki nedenden dolayı. Birincisi siz ne yaptınız da bu bölgeye, ne hizmet verdiniz de çıkıp böyle söylüyorsunuz? İkincisi, seçime daha 17 ay kala 82 vilayet içinde iki üç vilayeti seçime koymanın ne anlamı var? Bunun anlamı şudur: Ey benim bürokratım, ey benim müdürüm, buna göre davranın ha! Bunlarla birlikte çalışmayın ha, demektedir. Balon yaratılmaktadır. Balon şişirilmektedir. Vallahi kusura bakmayın, ben de balon patlatmaktan hoşlanırım. Siz balon yaratırsanız ben de demokratik yöntemlerle o balonu bir iğne ile patlatırım. Psikolojik bir hegemonya oluşturmak istedi, ben de buna izin vermedim. Şüphesiz seçim bölgesine gelecek, başbakan en güvendiği adayını çıkaracak; bu en doğal hakkıdır. Bu halk da en gözde adayını çıkaracak; kimi çıkarırsa ben ona saygı göstereceğim ve onun yanında yer alacağım. Bu halk mutlaka kendi yöneticisini seçecektir. Başbakan ve herkes de halkın temsilcisine saygı göstererek “Evet ben bununla çalışmalıyım. Bu kenti kalkındırmalıyım” demelidir. Diyarbakır halkı pek çok şeyi öğretti. Demokrasi içerisinde halkın temsilcileriyle çalışılması gerektiğini de öğretecektir. Ortaya koyduğumuz hizmete güveniyorum. Diyarbakır halkının belleğine ve aklına güveniyorum.

DTP’li belediyeler olarak Kürt dilinin belediyecilik hizmetlerinde kullanımı ve bu alanda verdiğiniz hizmetlerden bahseder misiniz?
Şüphesiz ki yerel yönetimler halka en yakın yönetim modelleridir. Halkın tüm ihtiyaçlarına yanıt olmaları gerekiyor. Aynı zamanda halkın çıkarlarını koruma çabası içinde olmalılar. Kentimiz Diyarbakır ilk kez bizim yürütmüş olduğumuz yerel yönetim modeliyle kültür sanat festivalleriyle tanıştı. Maalesef zenginliğimiz olan Kürt dili, edebiyatı, kültürü, Kürt tarihi, cumhuriyet tarihi boyunca yasaklanmıştır, engellenmiştir. Bir tehlike ve tehdit unsuru olarak görülmüştür. Oysa yönetimimiz gösterdi ki bu farklılık, bu çeşitlilik Türkiye’nin zenginliğidir. Bundan korkmamız, ürkmemiz kesinlikle doğru değildir. Bu noktada kültür sanat festivallerimiz, kültür ve dil politikamızda çok önemli bir tabuyu da kırdı.
Bu faaliyetleri yürütürken Türkiye toplumunu oluşturan değişik kültürlerin, inançların, farklılıkların birbirini tanıması ve var olan önyargıların ortadan kaldırılması çabasını güdüyoruz. Kültür festivallerimizde Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarını bir araya getirmeye, Ortadoğu’daki kültürleri, dilleri bir araya getirmeye çalışıyoruz.
Kürt kültüründe dengbejlik bir mihenk taşıdır. Kürt edebiyatının bugüne gelmesinde önemli pay sahibidir. Kurduğumuz Dengbej Evi sadece Diyarbakır’da değil, İstanbul’da da etkinlik düzenledi. İstanbul’da büyük bir coşkuyla karşılandı. Bu zenginliğimizi korurken Batı yakasında bir farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Bu farkındalık aslında ortak paydaların oluşumunun da altyapısını oluşturuyor. Bana göre kültür politikamız aynı zamanda bir toplumsal uzlaşı, toplumsal barış politikasının zeminini oluşturuyor.
Bu konuda belediyelerimizin ve başkanlarımızın yaşadığı sıkıntılar da devam ediyor. Sur Belediye Başkanımız bu yönde aldığı bir karardan dolayı görevden alındı, meclisi feshedildi. Şu anda benim hakkımda görülen davaların yüzde 70’i Kürtçe dilinin kullanımı ve geliştirilmesine dair çabalarımızdan kaynaklıdır. Hakkımda ve diğer DTP’li belediye başkanları hakkında açılan davaların tamamı, düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğünden kaynaklanmakta. Bunların önemli bir kısmı kültürel haklar bağlamındaki çabalarımızın sonuçları. (Diyarbakır/EVRENSEL)

Başbakan ‘Kürtçe TV açacağız’ diyor. Kürtçenin kullanımı önünde engel olmadığını savunuyor. Bu anlattıklarınızla Başbakan’ın söylemi çelişmiyor mu?

Türkçe nasıl bir iletişim dili olabiliyorsa, kitle iletişim araçlarında kullanılabiliyorsa, Kürtçe de kitle iletişim araçlarıyla özgürce kullanılmalıdır. Ben bundan memnuniyet duyarım. Kim Kürtçe yayın yapmak istiyorsa ona herhangi bir engelin konulmaması gerekir. Çifte standardın olmaması gerekiyor. Bir dönem birileri “Komünizm lazımsa onu da biz getiririz” derdi. Acaba Başbakan’ın yaklaşımı da böyle bir şey midir? Bir yandan siz Almanya’da çıkıp diyeceksiniz ki “Asimilasyon insanlık suçudur”, -ki ben destekliyorum sizi Sayın Başbakan- evet insanlık suçudur asimilasyon. Diğer taraftan ise Kürtçeyi kullanma kararı aldı diye belediye başkanını görevden alacaksın. Sanıyorlar ki yargı görevden alıyor belediye başkanlarını. Hayır, öyle değil. İçişleri Bakanlığı müfettişleri inceleme yaparlar. İçişleri bakanına rapor sunarlar. İçişleri bakanı da yargıla ya da yargılama der. Şu ana kadar İçişleri Bakanlığı Kürtçeye dair soruşturmaların tamamında dava açın talimatı verdi. Savcılar da bu karar üzerine dava açtılar. Şu anda sadece dile ilişkin davalar ceza ile sonuçlanırsa, 130 yıl cezaevinde yatmam gerekiyor. Şimdi siz televizyon kanalı açacaksınız ama öte yandan ben Kürtçe davetiye bastırıp dağıttığım için hakkımda dava açılacak. ‘Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ diye sorarlar diye düşünüyorum. O açıdan Başbakan’ın bu yaklaşımının samimi olmadığını düşünüyorum. Kürtçenin ve Kürtçe dışındaki diğer dillerin Türkiye’nin zenginliği olduğu idrak edilmeli ve buna göre bir yaklaşım sergilenmelidir.
Mehmet Aslanoğlu
www.evrensel.net