EKOKÜLTÜR

  • Müslüm Baba’nın listesine giren metalara yönelik esas, talebin ücretli kesimlerden geldiğini belirtmek temel amacım.


    Müslüm Baba’nın listesine giren metalara yönelik esas, talebin ücretli kesimlerden geldiğini belirtmek temel amacım. Hiç kuşkusuz bu metalar içinde lüks tüketim malları da yer almakta.
    Ama kapitalizm, tüketim metalarının üretimini yoğunlaşarak artırdığı ölçüde, bu metaların dolaşıma girmesi yani tüketiciye ulaşması gerekiyor. Bu zorunluluk üretim ve tüketim açısından ücret olgusunu öne çıkardığı gibi bu metaların ücret farklılıkları dolayında tüketilmesine de neden olur.
    P.A. Kropotkin Ekmeğin Fethi adlı çalışmasında çağdaş kapitalizmin “en ayırt edici özelliğinin ona damgasını vuran ücretli emek” olduğunu söyleyecektir. Müslüm Baba da bu anlamda bir ücretlidir.
    Müslüm Baba bir yudum kola içtikten sonra “Bırrr” diye titrediği reklam için 400 bin YTL aldı. Bir ay çalışıp karşılığında asgari ücret olan oldukça dar gelirli birisi ile Müslüm Baba arasında bu anlamda nitelik farkı yoktur. Lokantada çalışan işçi de, reklamda oynayan Müslüm Baba da harcadıkları emek-gücü karşısında ücret alırlar. Hiç kuşkusuz nitelik farkı yok ama önemli bir nicelik farkı olduğu da açık.
    Kapitalizmin yapısal belirleyeni olan “ücret formu” birçok şeyi gizleyen-örten bir işleve sahiptir. Burada bizim soracağımız soruyu K.Marx 1847’de Brüksel’de, Alman İşçileri Birliği’nde verdiği konferanslarda ve sonra bu konferanslardan oluşan broşürde yüzyıl öncesinden sorar: “Ücret nedir? Nasıl belirlenir?” Ve sorusuna cevabı verirken temel tespiti: “Eğer işçilere, ‘ücretiniz ne kadar?’ diye bir soru sorulsaydı, kimi, ‘işverenimden günde bir mark alıyorum’, kimi de ‘iki mark alıyorum’ vb. diyeceklerdi. Hepsi de, bağlı bulundukları çeşitli işkollarına göre belirli bir işin yapılması, örneğin bir yardalık bezin dokunması, ya da bir sayfalık bir yazının dizilmesi karşılığında kendi patronlarından aldıkları farklı para tutarları sıralayacaklardı. Bu işçilerin hepsi, bildirdikleri tutarların çeşitliliğine karşın, bir noktada birleşeceklerdir: ücret, kapitalistin belirli bir iş zamanı karşılığında ya da belirli bir işin yapılması karşılığında ödediği para tutarıdır.”
    Kapitalist toplumun egemen düşünce mantığı burada işlemeye başlar. Özellikle neo-klasik iktisat tüm üretim faktörlerinin toplam üretime yaptığı marjinal katkı dolayında gelir elde ettiklerini belirtirler.
    Bu açıklamaya göre ortada bir artık-fazla da kalmaz. Herkes katkısı kadar alıyorsa... Ücret bu mantık dolayında toplam üretimde bireysel emekçinin meydana getireceği marjinal katkı olarak açıklanır.
    İşin özü, iktisatçılar dur-durak bilmeden işçilerin çalışmalarının karşılığını aldıklarını söylemek için uğraşırlar. İşin ilginç yanı ise ücretin genellikle onların çalışmalarının karşılığı olduğu fikrinin işçilerde de öne çıkmasıdır. Ya da öyle düşünmeleri sağlanır. Kapitalist ekonomi, aslında bir anlamda metaların metalarla üretimidir. Ama bir meta olarak işçinin aldığı ücret, yukarıda işaret ettiğimiz gibi diğer metalardan hem farklıdır ve hem de epey sorunludur. Bu sorunu anlamamızı Marx kolaylaştırır:
    “Ücret, genellikle emeğin fiyatı denilen işgücü fiyatına, ancak insanın etinde, kanında saklı bulunan bu özgün metanın fiyatına verilen addan başka bir şey değildir.” Marx, açıklamalarına devam eder: “Kapitalist, bundan ötürü, para ile onların emeklerini satın alıyor görünür. Onlar da, kapitaliste bu para karşılığında emeklerini satarlar. Ama bu, ancak görünüşte böyledir. Oysa gerçekte onların para karşılığında kapitaliste sattıkları işgücüdür. Kapitalist bu işgücünü bir günlüğüne, haftalığına, aylığına vb. satın alır. Ve satın aldıktan sonra da, işçileri baştan şart koşulan süre boyunca çalıştırarak, bu işgücünü kullanır.” (Ücret, Fiyat ve Kâr) Kapitalizm ayrımlar çağıdır ve işçi ile onun işgücü birbirinden ayrılmıştır. Ve kapitalizm ve kapitalistler için işçi değil onun işgücü önemlidir. Bu yüzden olsa gerek, iktisat yazınında geçimlik ücret diye bir açıklama olagelmiştir. Yani ücret, bir meta olan emek-gücünün üretim sürecinin gereklerini yerine getirecek miktarda tüketim malları alabilecek düzeyde olması gerekiyor. Bu gereklilik asgari ücret denen bir olgunun/yasanın gelişmesine neden olmuştur. Gerçi Türkiye’de bazı liberaller hızlarını alamayarak asgari ücrete neden gerek duyulduğunu işaret etmiş, şimdiki Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan ise Ankara Sanayi Odası Başkanı olarak “bölgesel asgari ücret”i savunacak raporlar hazırlatmış ve bu konuda da epey destek almıştı. Burada Türkiye’de kapitalizmin eşitsiz gelişiminin yükünü çeken Güneydoğu Anadolu insanı için Türkiye genelinde belirlenen asgari ücretin yüksek olduğu belirtiliyordu. Tabii bunu iyi niyetle yapıyorlardı. Orada işsizlere istihdam yaratılmak isteniyorsa, yani sermayenin paşa gönlü yatırım yapması için bölge insanın daha az bir ücret ile ayakta kalmaları öneriliyordu.
    İhracattan Sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, hükümet olarak Ankara Sanayi Odası’nın önerisini desteklediklerini açıkladı. Bakan Tüzmen, aslında kapitalizmin ücreti nasıl gördüğünü ve daha da önemlisi burjuva iktisatçıların neden geçimlik ücret üzerinde ısrar ettiğini gayet iyi açıklayacak bir örnek üzerinden düşüncelerini geliştiriyor: “Türkiye sanayisinin özellikle Çinli üreticilerle dünya pazarlarında rekabet edebilmesi için ücretlerin aşağı çekilmesi gerekiyordu. Çin sanayisinin yaşadığı gelişmenin ve sahip olduğu rekabet imkanlarının gerisinde “günde bir tabak pirinçle mutlu olan” yani çok ucuza ölesiye çalışan Çinli işçiler vardı. Bakan Tüzmen, azgelişmiş/geri bırakılmış bölge insanından, Çinli işçilerden daha az yemelerini ve daha azla mutlu olmayı başarmalarını istiyordu.” Bu yüzden olsa gerek erken dönem yazınında bölüşüm sorunu ele alındığında ücret sabit kabul edilir ve bölüşüme ilişkin uzlaşmaz çelişki, özellikle Ricardo’nun açıklamalarında daha çok toprak sahiplerinin rant gelirleri ile kapitalistin kârı arasında gerçekleşir. Fakat kapitalizmin yapısal gerekleri sadece bugünkü işçinin yeniden üretimi ile ilgilenmez, gelecekteki işgücü ihtiyacını da göz önüne alması gerekir. Emek piyasasında kapitalistin ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda işgücü sürekli olması gerekir. P.Brizon’un işaret ettiği gibi “İşçinin çocuğu da fabrikaya girecektir: eskisi aşındığı zaman onun yerini alan yeni bir makinedir bu; sanayide malzemenin amortismana uğradığını da biliyoruz. Bunun için, emeğin fiyatına iki bileştirici öge girmektedir: 1-Çalışma durumundaki emekçinin bakım giderlerinin fiyatı, 2-işçinin geleceğin emekçisi olan çocuğuyla hazırlanan bir çeşit amortisman primi” (Emeğin ve Emekçilerin Tarihi). Günümüzde eğitimle ilgili tartışmalar bu işaret edilen değişkenler açısından oldukça önem taşımaktadır. Eğitim paralı olsun ifadesi, ücretlilerin çocuklarının eğitim almaması anlamına geliyor. Burs verelim. Kime?.. Ücretli ailelerin zeki çocuklarına... Yani her şeyi piyasada değerlendiren sistem, ücretli aile çocuklarını da zeka ve çalışmasına göre sınıflandıracak ve içlerinden çok azı bir çeşit devşirme usulü ile eğitilecek.
    Diğer çocuklar ne olacak? “İşçisin sen işçi kal.” Ne yazık ki bu ifade bile artık geçersiz. TİSK’in, İşveren adlı dergisinde “İşçi neden işçi kalsın ki” diye sorulur ve hemen arkasından “İşçi usta olsun” denir.
    Usta olması için sertifika ve diğer donanım yine kapitalistlerden satın alınsın ama hiç mi gelirleri yok, devlet devreye girerek işçinin emek-gücünü eğiterek nitelik kazandırsın. Slogan ne kadar anlamlı. Meslek liseleri “Memleket Meselesi”. Bu tür ortak iyi çağrıştıran sloganlarda memleket kelimesini çıkarıp yerine sermaye kelimesini koyabilirsiniz.
    Diğer yandan yukarıda işaret ettiğimiz kapitalizmin yapısal gerekliliği, çalışanları yaşlanırken destekleyen bir sosyal güvenlik sistemi vardı. Ama bu gereklilikte hızla ortadan kaldırılıyor.
    Çalışmayan bir ücretli neden desteklensin ki? Bu alan da piyasa mekanizmasına çekilerek, performansa ve ödemelere göre sosyal güvenlik mekanizması oluşturuluyor. Gündemimizde uzun zamandır olan bu sosyal güvenlik sistemine ilişkin değişim, kısa sürede sermayenin talepleri doğrultusunda biçimleneceğe benziyor.
    Fuat Ercan
    www.evrensel.net