KİRVEME MEKTUPLAR

  • Kirvem,Senin de bildiğin gibi önce üniversite cenahında başlayan türban ya da nam-ı diğeriyle “sığırcık yavrusu” meselesinin ardından ülke sathında hemen her alanda koparılan fırtınalarla nihayet gelip tosladığımız noktada görünen o ki, memleketin manzarası külliyen nanay!


    Kirvem,
    Senin de bildiğin gibi önce üniversite cenahında başlayan türban ya da nam-ı diğeriyle “sığırcık yavrusu” meselesinin ardından ülke sathında hemen her alanda koparılan fırtınalarla nihayet gelip tosladığımız noktada görünen o ki, memleketin manzarası külliyen nanay!
    Nitekim bir yanda aldıkları oylarla parlamentonun çoğunluğunu temsil eden “esas oğlan”ların yanı sıra , “kart-kurt” kökenleri nedeniyle “üvey evlat” muamelesine tabi tutulup nihayet bu “iki” partinin kapatılmasının “mahkeme” kapılarına kadar gelip dayandığı şu günlerde esas oğlanların işi gücü, çifti çubuğu bırakıp nerdeyse tüm mesailerini “anayasa”nın kimi maddelerini değiştirmeye odaklayıp dolayısıyla bu vartadan gemisini kurtaran “kaptan” havalarında sağ salim, yara bere almadan kurtulmanın yollarını ararken, bu saatten sonraki çabaların nasıl bir macerayla noktalanacağı henüz meçhul…
    Beri taraftan da bir zamanlar tek başlarına “kral”ken daha sonraları “sap döner keser döner” misali ellerindeki “asa”larını yitirdikten sonra, içine düştükleri bu “asabi” durumdan kurtulmak gayretiyle “adam” gibi projeler üretip ve bizatihi adını taşıdıkları “halk”a sunup böylece onların “onay”ını “demokratik” yollarla alamayınca, kısacası yıllar yılı “iktidar” olmanın “heves”iyle debelenip bunu da bir türlü beceremedikleri gibi, ayrıca her geçen günün ardından seçmenlerin desteğini giderek kaybettiklerini gördükçe, gari iktidarı “gapma”nın umudunu kimi “adres”lere kapalı kapılar ardında göz kırparak “tezgâh”lamayı “şiar” edinmelerine rağmen, her defasında da hep aynı minvalde muhalefette kalmaya mahkûm olanların, daha dün bulanık sularda balık avlama hevesiyle önce cumhurbaşkanlığı seçiminde “kitabına uydurarak” ortalığı telaşa verip ardından da umdukları “sonuç” yerine “nasihat” almayı içlerine sindiremeyince, güreşe doymayan yalancı pehlivanlara taş çıkartırcasına yine meydanlara dökülüp bu kez de türbanın, “laik cumhuriyet”in “temel felsefesi”yle bağdaşmadığını, “hak ve özgürlükler” bağlamında değerlendirilmesinin mümkün olamayacağından dem vurarak ortalığı velveleye vermelerinin ardından saplandığımız bataklığa kitakse!
    Laik cumhuriyetin temel felsefesi…
    Kirvem, yeri gelmişken şunu belirtmeliyim ki, ben özüm anayasamızda sözü edilen bu “laik”lik kavramının ne menem bir şey olduğunu bir türlü çözemedim ama, benim gibi “andavallı” olmadıkları gibi tam aksine bu işin hukukunu, felsefesini, mizanını nizamını tomarlarla kitap okuyup sağlamasını da defalarca yaptıktan sonra iyice hatmetmiş sürüsüne bereket uzmanların söylediklerine bakılırsa; mesela “laik devlet”in dini, imanı falan olmazmış ama, bizim devletin yıllar yılı eksiği gediği bir türlü kapatılamadığı için “yamalı bohça”ya dönüşen bütçelerinin büyük bir kesri her ne hikmetse kendi himayesindeki
    “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın emrine amadeymiş, ki bu pozisyon da tıpkı futbol kurallarını çiğneyip “ofsayt”tan atılan golden farksızmış…
    Üstelik “din” işlerini “organize” etmeye yönelik faaliyetler için ayrılan bu bütçe, bazı bakanlıkların toplam bütçelerini dahi sollarken, başta Diyanet İşleri Başkanı olmak üzere dini meselelerle görevli, kadrolu, bordrolu müftü, imam, hoca, müezzin falan feşmekan derken okullarımızdaki zorunlu “din dersi” öğretmenlerinin hepsi de verdikleri hizmetler karşılığında “laik cumhuriyet”in kasasından haklı olarak “maaş”larını alırken, buna mukabil aynı “hukuk devleti”nin aynı “anayasal” kurallarına ve de kafa kağıtlarına göre hileyle değil, tam aksine resmen “vatandaş”ları, eh tabii ki dolayısıyla da “aynı tasa-aynı kıvanç”ı paylaşma babında “vergi” mükellefi olup sayıları on iki milyon civarındaki mesela Aleviler, örneğin Museviler, bilumum Hıristiyanlar, Diyanet’e aktarılan bütçe sayesinde pişirilen, bir bakıma birlik ve beraberliğimizi simgeleyen “aşure” kazanından kendi cem evlerine, havralarına, kiliselerine bir tas, bir kepçe taşıyamazken, beri taraftan sosyal hukuk devletinin bu “laik”lik kaymağından “nasip”lenenler nedense sadece Sünni, Hanefi Müslüman “azınlık”larmış, ki keza bu da külliyen falsoymuş...
    Ayrıca yine kimilerine göre, devletimizin kendine özgü hani kuş mu deve mi misali ne idüğü tam da belli olmayan bu “laik”lik anlayışı, her şeye maydanoz kimi “elit”ler sayesinde döne dolaşa o denli “hot-zot” makamına ulaşmış ki, bizatihi devletin kendisi giderek farkında olmadan “laik”liği ülkenin bir bakıma öncelikli dini haline dönüştürüp, böylece kendi eliyle şoven “laikçi” bir “ümmet” yaratıp dolayısıyla kendi halkını durduk yere sanki “iki dinden avare” bir mecraya sürüklemiş, ki asıl bölücü, parçalayıcı tehlike bu imiş…
    Vee özüme kalırsa her defasında nüfusunun yüzde doksan dokuz virgül bir bölü sekizinin elhamdülillah Müslüman olduğu söylenen bu ülkede henüz gözü açılmamış “sığırcık yavrusu” meselesiyle başlayıp sürüp giden bu karmaşanın ardından kim laik, kim “laikçi”, kim dindar, kim “dinci”, kimlerin kesinlikle cehennemlik “gâvur” veya “ateist” olduğu sanki çok önemliymişçesine tartışılmasının kimseye faydası mafiş!
    Hele hele laikliğin elden gittiğini söyleyip meydanlara dökülenler yine bana kalırsa boşu boşuna üzülüp dertlenmesinler, çünkü görünürde zaten olmayan “laik”liğin kaybolması mümkün değildir ki ka yavrum!
    Haftaya görüşmek dileğiyle…
    Mıgırdiç Margosyan
    www.evrensel.net