bir dönüşüm döneminde ilk meclis ve demokrasi

Emperyalist saldırıdan zarar gören tüm sınıf ve tabakaların birliğini olduğu kadar farklılıklarını da yansıtan ilk Meclis, sınıf bileşimi ve düşünce zenginliği bakımından etrafında yaratılan demokrasi efsanesini önemli ölçüde hak etmiş görünür.


Emperyalist saldırıdan zarar gören tüm sınıf ve tabakaların birliğini olduğu kadar farklılıklarını da yansıtan ilk Meclis, sınıf bileşimi ve düşünce zenginliği bakımından etrafında yaratılan demokrasi efsanesini önemli ölçüde hak etmiş görünür.
Esas gövdesi itibariyle, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin egemen olduğu Meclis, Meşrutiyet’ten sonra kurulmuş değişik parti ve cemiyetlerin üyelerini de kapsıyordu. Ne var ki, farklı ideoloji ve politik eğilimleri bir “kurtuluş” kavramı ekseninde içinde birleştirmiş olması önemliydi. İçinde padişah ve hilafet yanlıları da vardı, milli mücadeleyi burjuvaziye ve kapitalizme karşı bir ayaklanma olarak geliştirmek isteyen sosyalist eğilimliler de vardı. Din adamları, Kürtler, küçük memurlar, ünlü komutanlar, kasaba eşrafı, tüccarlar, işçiler...
Anayasa görüşmeleri, farklı eğilimlerin ve düşüncelerin ortaya çıkmasına ilk kez çatışmalı bir zemin hazırladı. Sosyalistler ilk kez bu vesileyle görüşlerini açıkladılar.
“Mesleki Temsil Esasını” kabul ettirmeye çalıştıkları için milli birliği sınıf esasına göre bölmeye çalışmakla suçlanan “tesanütçüler” ve Mustafa Kemal etrafında birleşen milliyetçiler, başlıca akımları oluşturuyorlardı.
Bu “demokratik” görünüşe karşın, Meclis dışında ve kısmen de içinde, sınıf karşıtlıklarının ve politik program ayrılıklarının sert sonuçları da aynı dönemin görünüşünü tamamlıyordu. Siyasi cinayetler, komplolar, kirli ittifaklar, bu “efsanevi demokrasi”nin ayrılmaz parçası olarak devam ediyordu.
Bunların birer “doğum lekesi” mi, yoksa Türkiye siyasi tarihinin genetik kodlarından sızıp gelen kaçınılmaz özellikler mi olduğu, üzerinde düşünmeye değer bir sorundur.

Çeteci gelenek
Kökleri yüz yıllar öncesine kadar uzanan “Bizans artığı” saray entrikaları bir yana, “modern politika” ile tanışıldıktan sonra, baskınlar, suikastlar, adam satın alma ve komplolar da girdi siyasete. İttihat ve Terakki Fırkası, kuruluşundan iktidara gelişine ve sonra yıkılışına kadar, toplumsal ve siyasal hayatın bütün kurumlarını kendisine göre kurdu ve iktidarın silahla ilişkisini en çıplak ve en fırsatçı biçimde kurarak darbeci, çeteci gelenekler yarattı.
İttihatçılık denen akımın, yalnızca birkaç uçuk politikacının yarattığı bir siyaset ve ideoloji olduğunu düşünmemeli. Derin felsefi kökleri kadar, toplumsal gelişmenin özellikleri de, bu partinin siyasi hakimiyet kurmuş olmasının yanı sıra toplumsal zemin bulmasını da mümkün kılmıştır. Dolayısıyla, önderleri ve örgütü dağılmış olmasına karşın, yarattığı siyasi yöntemlerin ve ideolojilerin çok uzun süre yaşamasında bizim siyasi tarihimiz bakımından şaşılacak bir yanı yoktur. İlk Meclis’in ve bu Meclis’e dayanarak iktidar olan grubun gerek uzun vadeli planlarında gerekse gündelik siyasette kullandıkları araçlarda, bu partinin etkisini ve izlerini bulmak mümkündür.

Çeşitlilikten çeşitsizliğe
23 Nisan’da kurulan TBMM, geniş bir yelpaze üzerine yerleştirilebilecek çeşitliliğinin sağladığı görünümle “demokratik geleneklerimizin beşiği” olarak adlandırılırsa da, bu bileşimin sonradan nasıl tek boyutlu ve “çeşitsiz” bir hale gelebildiği hatırlanıp düşünülmek istenmez.
Önce saltanatın ve hilafetin ilgası yönündeki gelişmeler, mecliste bu kurumların kurtulması için yer almış kişi ve grupların dağıtılması sonucunu doğurmuştur. Bu grup ve kişiler, siyasi olarak etkisizleştirilmenin yanı sıra, Mustafa Kemal Paşa’nın “ihtimal bazı kafalar kesilecektir” sözünde ifade ettiği gibi, “siyaset dışı” yöntemlerle sindirilmişlerdir.
Sosyalist unsurlar ise, daha önce Mustafa Suphi’nin katledilmesinden ve Çerkez Ethem grubunun dağıtılmasından sonra benzer akıbete uğramışlardı. Adem-i Merkeziyet yanlısı liberaller, batı tipi bir demokrasi isteyenler, sürgünlerin, siyasi cinayetlerin hedefi olmuş, en son İttihatçı gelenekten gelenler de, “İzmir Suikastı Davası”nda yargılanıp kırımdan geçirilmişlerdir. Hemen hemen hepsi idam edilmiştir.
Meclisin temsil ettiği düşünülen demokrasinin böylece son bulması acaba, ilk Meclis’in “gerçekten demokratik” olup olmadığını tartışmamızı mı gerektirir? Burada önemli olan, Meclis’te görünümünü bulan toplumsal ilişkilerin kendisidir. Ve son bulan şey de, aslında yine toplumsal ilişkiler ve bunların siyasal ifadesidir.

Siyasi yapının temelleri atıldı
Milli Mücadele yılları, Anadolu ve Rumeli’de, işgale karşı ve işgalin yarattığı ortam içinde gelişen “Müslüman Türk- Gayrimüslim burjuva” rekabet koşullarında, Müslümanlar ve Türkler arasında ve onlar için bir demokrasinin doğmasına yol açtı. Ama “yabancı baskısı” ortadan kalktıktan sonra toplumun sınıf yasaları işlemeye başladı ve bu dönemsel demokrasi sona erdi. Klikler, fraksiyonlar arasındaki çekişme, sert yöntemlerle çözüldü. Türkiye’nin iktisat politikaları, dış ilişkiler hakkındaki beklentiler ve projeler, farklı sınıflar karşısındaki tutum hakkındaki görüşler, azınlıklar ve Türk olmayan topluluklar hakkındaki hazırlıklar, bu çelişkilerin önde gelenleriydi. Açıkçası, Türkiye’nin sonraki uzun yıllar boyunca üzerinde yükseleceği siyasi yapısının temelleri atılıyordu ve burada artık demokrasiye gerek görülmüyordu.
‘30’lu yıllara gelindiğinde, Avrupa’daki faşist yükselişe paralel olarak, son sınırına kadar geliştirilmiş milliyetçilik ve “ulu önder” ideolojisi egemen hale getirildi. Bu andan sonra, Türkiye’nin uzak geçmişinde kalmış “ilk Meclis demokrasisi”, gittikçe daha da uzaklaşan demokratik toplum özlemi içinde, büyüyen bir efsane halini aldı.
Geçiş ve dönüşüm noktalarında keskinleşen karşıtlıklar, geçici ittifaklara ve bu ilişkiler içinde bir demokrasi atmosferinin doğmasına yol açar. Emperyalist işgale ve emperyalizmle acentelik ilişkileri kurmaya başlamış olan Müslüman olmayan burjuvaziye karşı kurulan ittifak, ortak düşman etkisizleştirilence dağıldı. Bu tarihsel ders, demokrasinin ancak halk yığınlarının siyasal eylemi aracılığıyla ve halk sınıflarının çıkarları temel alınarak yine halk tarafından, işçiler emekçiler eliyle kurulabileceğini göstermektedir.
Aydın Çubukçu
www.evrensel.net