ankara mektubu

köy enstitüleri ve kırk haramiler


Salyangoz mu sümüklü böcek mi?
1939-1940 yılı, ortaokul bitirme sınavıydı. O yıllarda ortaokullarda olsun, liselerde olsun üçüncü ders yılının sonunda bitirme sınavları yapılır, sınavı kazananlar, ortaokulda ise liseye devam etme hakkını kazanmış olur, lisede ise sadece liseyi bitirmiş olur ve o zamanlar pek önemli sayılan yedek subay olma ayrıcalığını elde ederler ama yüksekokula ya da üniversiteye giremezlerdi. Yükseköğretime devam edebilmek için OLGUNLUK Sınavı’ndan geçmeleri gerekirdi. Zaten lise son sınıfta ya edebiyat ya da fen kolunu seçerlerdi ve Olgunluk Sınavı bu sınıflarda ağırlık verilen derslerden biriydi.
Bu “Olgunluk Sınavı” sistemi Fransızların “Bakaloria” dedikleri sınav sisteminden alınmıştı ve bizim zamanımızda yıllarca uygulanmıştı. Ta ki, eğitimde -her şeyde olduğu gibi- ÖZELLEŞTİRME düşüncesinin egemen olduğu yıllara kadar. Bu “özelleştirme” zihniyeti yıllar içinde öylesine serpilip gelişti ki, siyasi iktidarın kararıyla, “parası olan okur, olmayan cahil kalır” sonucuna geldi dayandı. Yazımızın ilk tümcesine, ortaokul bitirme sınavına dönersek, Biyoloji dersi sınavında bize, “Salyangozu anlatınız...” diye bir soru yöneltildi. Soru kolaydı, ben, bazen mutfakta, çoğu zaman da yağmurlu günlerde bahçede gördüğüm hayvanı ayrıntıları ile anlattım. Ne var ki sıra arkadaşım Bolulu Tahir, sınavdan çıkınca vahlanıp duruyordu. Nedenini sordum. “Yahu ben nereden bileyim bu salyangoz denilen yaratığı, sınav kağıdını boş verdim” dedi. Benim kendisine, salyangoz denilen hayvanın hemen her gün gördüğü sümüklü böcek olduğunu söylemem üzerine bizim Bolulu Tahir’in nasıl isyan ettiğini ve söylediği sözleri ben burada yinelemek istemiyorum. Altmış yetmiş yıllık bu anekdotu, daima uygulamalı eğitim yapan Köy Enstitülerine bir giriş olsun diye anlattım.
Köy Enstitüsü sözcüğünü ilk kez 1943 yılında Ankara Gazi Lisesi’nde Fransızca öğretmenimiz Vedat Günyol’un ağzından işittim. Aslında, “hümanizma” gibi, “ütopya” gibi o zaman için pek geçerliliği olmayan “muzır” kavramları kafamıza sokan hep bu Vedat Öğretmen oluyordu. Sonradan bunlara “sosyalizm” gibi bir beter kavramı da sokan yine bu “muzır” öğretmen olmuştur.
Ben biraz uyanık olduğumdan mıdır nedir, bu Köy Enstitüsü lafına fena takıldım. Biz enstitü olarak Kız Enstitüsü’nü, Gazi Terbiye Enstitüsü’nü falan bilirdik. Köyün enstitüsü mü olurmuş; olursa ne işe yararmış? Bu minval üzerine kafa yorarken Hoca’nın da yardımı ile şu sonuçlara ulaşabildim: Efendim memleketimizde özellikle köylük yerlerde okuryazarlık oranı sıfıra yakınmış, cehalet kol geziyormuş; millet en basit hastalıklardan kırılıp gidiyormuş; tarım hâlâ kara sabanla yapılıyormuş, fakirlik kol geziyormuş; açlık sefalet diz boyuymuş, kerpiç evlerde camlı pencere olmadığı gibi bazı köylerde hela diye bir yer yokmuş...vesaire vesaire...
Bu durumu içleri sızlayarak fark eden birkaç uyanık bu işe bir çare bulmak için kolları sıvamışlar. Hasan Ali ve İsmail Tonguç adında iki kişi başa geçmiş ve etraflarında ne kadar insansever ve eğitimden anlayan kişi varsa toplamışlar.
Düşünmüşler taşınmışlar bu işin ancak yine köylerde, köylüyle beraber çözülebileceğine karar vermişler. İşte Köy Enstitüleri bu kararla doğmuş, büyümüş, gelişmiş birer kurum olmuş.
Kırsal kesimlerde topladıkları köy çocukları, içinde barınıp okuyacakları binaları elleriyle kendileri yapmışlar; derslikleri, kitaplıkları, oyun alanlarını düzenlemişler; hatta boylarına poslarına bakmadan bir tiyatro salonu bile yapıp tiyatro oynamaya başlamışlar. Bütün bunları, kız erkek, bacı kardeş hep birlikte başarmışlar; derslikte kalemin sapını, bahçede kazma küreğin, keserin, testerenin sapını, tarlada tapanda traktörün didonunu aynı coşku ve hırsla birlikte tutmuşlar. Öğretmenleri, eğitmenleri her zaman yanlarındaymış.

Haramiler işbaşında
Bu durum toprak ağalarının, şehlerin, tarikatların Ankara’da bürokrasiye çöreklenmiş kodamanların dikkatinden kaçmıyordu elbet. Bu gidiş devam ederse ellerinde ne toprak kalacaktı, ne köle gibi çalıştıracakları fakir köylüler. Silkinip doğrulan ejderin başını hemen ezmek lazımdı. 1946 seçimleri sonrasında enstitülerin açılmasında büyük payı olan Hasan Ali Yücel bakanlıktan alındı; enstitülerin kurucusu, kuramcısı, uygulayıcısı Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç işten el çektirilip lisenin birine resim öğretmeni diye atandı. Bunların yerine, ortaçağdan kalma gerici Reşat Şemsettin Sirer bakanlığa getirildi. İlerici ve aydınlık kadrolar tamamen tasfiye edildi; hatta haklarında kovuşturma açıldı. Komünistlik suçlamaları aldı yürüdü. Bu duruma isyan eden Yücel, yeni kurulan Demokratlar Çetesi’nin İstanbul’daki elebaşısı Kenan Öner hakkında dava açtı. Dava, 1947-1949 yıllarında tam üç sene sürdü. Ne hüzün vericidir ki, bu mahkeme sırasında ne partisi ne de zamanın Cumhurbaşkanı İnönü kendisine destek olmadı. Siyaset böyle nankör bir uğraştı.
1950 seçimlerinden sonra da Demokratlar Çetesi’nin gericiliği ile ünlü lafebesi Teyfik İleri Milli Eğitim bakanı olunca, ‘54 yılında kuruluş ilkeleri kırpa kırpa kuşa çevrilen enstitüler yok edildi.

Peki bunca uğraştan geriye ne kaldı?
Geriye sendikal mücadelesini uzun yıllar sürdüren Feyzullah Ertuğrul kaldı, Makal kaldı, Bayburt kaldı; Başaran, Ümit, Apaydın ve daha pek çok, hem aydınlık hem yaratıcı insan kaldı.
Eğer bu 17 Nisan gecesi başımızı kaldırıp gökyüzüne dikkatle bakarsak, Yücel’in, Tonguç’un, İnan’ın, Tekben’in ve daha pek çok kaybettiğimiz abilerimizin, bizlere ışık saçan huzmelerini gönderdiklerini görebiliriz.
Ankara, 17 Nisan, 2008(Sevgili İlhan Selçuk kardeşimize not: 17 Nisan tarihi, ışıltılı bir doğum gününü belirler. Bunca savaşımı, aydın yüreğiniz ve zekanızla başarıyla veren sizin, bu sağlık savaşımından da başarıyla çıkacağınıza inanıyorum. Geçmiş olsun diyor alnınızdan öpüyorum.)
Alaattin Bilgi
www.evrensel.net