Fotoğraf: Evrensel

MERCEK

  • “Dünya iktisadındaki sorunlar”ın Türkiye gibi ülkelerin ekonomisine yansımaları ya da bu ülkelerin ekonomilerini etkileme düzeylerinin katlanarak yaşanmasının bağımlılık ilişkileri nedeniyle kaçınılamaz olduğuna önceki makalelerimizde de işaret edilmişti.


    “Dünya iktisadındaki sorunlar”ın Türkiye gibi ülkelerin ekonomisine yansımaları ya da bu ülkelerin ekonomilerini etkileme düzeylerinin katlanarak yaşanmasının bağımlılık ilişkileri nedeniyle kaçınılamaz olduğuna önceki makalelerimizde de işaret edilmişti. Aktüel politik söylemde “gıda krizi” olarak yer alan sorun açısından da bu durum nedenlerin başında yer almaktadır. Tarım Bakanı başta olmak üzere hükümet sözcüleriyle hükümet politikalarına yedeklenmiş yazar ve iktisatçıların gıda ürünleri fiyatlarındaki yükselişi ve pirinç başta olmak üzere gıda ürünleri kuyruklarını “spekülatörlerin aç gözlülüğü” ve ihanetiyle açıklamaya çalışmaları, sadece hükümetin ve izlediği işbirlikçi politikaların sorumluluğunu örtmemekte, sorunların temel nedenlerini de gizlemektedir.
    Anımsanacaktır; önceki hükümetlerin bazılarının yetkilileri halk karşısına çıkar, “Türkiye’nin tarım ürünleri üretiminde kendine yeter ülkelerin başında gelenler arasında olduğu”yla övünür, “rekolte”nin yüksekliğini, “politikalarının başarısı”na kanıt göstermekten kaçınmazlardı. ‘Batılı’ emperyalist ülkelerin yöneticileri de Türkiye’nin tarımsal potansiyeliyle yetinmesini, sanayi üretimi için kendini zorlamamasını, sanayi ürünlerini kendilerinden almasını “tavsiye eder”, böylece, sanayi açısından gelişmişliklerini Türkiye vb. ülkeleri yeni sömürge bağımlılığı içinde tutmanın araçlarından biri olarak kullanırlardı. Ama bağımlılık ve onun sürdürülmesini kolaylaştırıp sağlayan işbirlikçi politikaların Türkiye ekonomisini tarımsal bakımdan da çökertmesi ve dışarıya muhtaç duruma düşürmesi kaçınılmazdı. Ekonominin bir alanı ve sektörünü ötekinden ayırmak mümkün değildi. Ülke ekonomisine hakim olanlar tarımsal alandaki gelişmeleri de belirleyeceklerdi. Bilimsel teknik gelişmelerin tekeline ve sanayi gelişmişliğin olanaklarına sahip olarak dayatmayı ekilecek toprakların miktarının, hangi ürünlerin ve ne kadar üretileceklerinin belirlenmesine kadar genişlettiler. Dayatmayı örten söylemlerden biri “siz pahalıya üretiyorsunuz, bunun yerine bizden daha ucuza alabilirsiniz” şeklindeydi.
    İşbirlikçi hükümetler Türkiye tarımı ve hayvancılığını da uluslararası sermayenin yağmasına açtılar. 12 Eylül cuntasının uluslararası sermaye ve işbirlikçi büyük burjuvazinin çıkarları için halka karşı yürüttüğü savaşı kazanması, IMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü gibi mali sermaye kuruluşlarının dayatmalarının hükümet programları şeklinde hayata geçirilmesini sağladı. Tütünden buğday ve pirince, pancar ve soyadan öteki ürünlere, önce ekim alanlarının sınırlanmasına, sonra bir bölümü açısından üretimin neredeyse tümden durdurulmasına varan uygulamalar getirildi. Bilimsel üretim yöntemleri daha fazla miktarda ve daha çok çeşit ürün elde edilmesini olanaklı kılarken, bu yöndeki çalışmalar durduruldu, üniversiteler bünyesinde kurulan araştırma enstitüleri kapatıldı. Türkiye, ihraç ettiği tarım ürünlerini dışarıdan ithal etmeye başladı. Hükümetler ve onları kuran partiler bu politikayı başarıyla uyguladıkları oranda dış destek gördüler. IMF-Dünya Bankası uzmanları, kredi ve borç planlarını hükümetlerin üreticiye karşı, halka karşı politikalardaki kararlılıkları üzerinden yaptılar. ABD, AB’nin önemli ülkeleri kendi tarımlarını yıllık ortalama 370 milyar dolar civarında sübvanse ettikleri halde, Türkiye’de tarım ürünlerine “devlet desteğinin kesilmesini” hükümetlere desteklerinin koşulları arasına aldılar. Ekim alanları giderek daraltıldı, pahalıya mal olduğu ileri sürülerek yerli ürün miktarları kısıtlandı vb. Yine hükümetlerin izledikleri işbirlikçi politikanın ürünü olarak girdi maliyetlerinin yükselmesi, gübre, petrol fiyatlarının tekeller tarafından belirlenmesi, yüksek kredi faizleri ve vergi politikası küçük ve orta boy üreticilerin giderek artan kitlesini iflasa sürükleyerek üretim yapamaz duruma getirdi.
    Buna, burjuvazi ve hükümetlerinin Kürt politikasının neden olduğu bölgesel “yıkım” eşlik etti. Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde, askeri-politik şiddetin yoğunlaşması, köylerin ve ekim alanlarının yakılıp-yıkılması ve köylülerin üretimden ve topraktan koparılarak işsizliğe ve yoksulluğa sürüklenmeleri eklendi. Mera ve yayla yasağı, canlı hayvan üretimini yıkıma sürükledi; tütün ve buğday ekimi başta olmak üzere tarımsal faaliyet önemli oranda durdu ya da geriledi vb.
    Bugün yaşanan “gıda krizi” ve görülen “gıda kuyrukları” tüm bu gelişmelerle doğrudan bağlantılıdır. ABD’den başlayarak uluslararası alanda etkide bulunan “konut kredisi krizi”nin ekonominin öteki sektörlerini etkilemeye başlamasıyla birlikte durum daha da ağırlaşmaktadır. Kuşkusuz temel etken ve neden kapitalizmin kendisinde, onun her sorunu kâr kaynağı gören işleyişindedir. Spekülatörlük ve ürün stokları da kişilerin “kötü niyetli”, “aç göz” oluşlarından önce bizzat sistemin kendi ürünleridir. Hükümet sözcüleri, “birkaç gün pirinç almayın-yemeyin, durum düzelir” diye fetva keserken, bu gerçeklerin tümünü gizlemeye çalışıyorlar. İşçi ve emekçiler sorunu, temel kaynağı ve nedenleriyle birlikte görerek, taleplerini buradan yükseltmek durumundadırlar.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net