Seyirci iyi ürünü yalnız bırakmaz

Oyuncu ve yönetmen Ahmet Mümtaz Taylan, bu sezon yönettiği Eskişehir Şehir Tiyatroları’nın Caligula’sı ile sezonun en çok söz edilen oyunlarından birine imza attı.


Oyuncu ve yönetmen Ahmet Mümtaz Taylan, bu sezon yönettiği Eskişehir Şehir Tiyatroları’nın Caligula’sı ile sezonun en çok söz edilen oyunlarından birine imza attı. 17 yıl Devlet Tiyatroları’nda görev aldıktan sonra iki yıl önce istifa eden Taylan, Devlet Tiyatroları’nın yönetilme şekline itirazlarını dile getiriyor. Taylan’la ülkemizde tiyatroyu konuştuk.

Uzun yıllar görev yaptığınız Devlet Tiyatroları’ndan istifa ettiniz. Sebebi ya da sebepleri nelerdi, kısaca söz eder misiniz?
Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olduğum 1989’dan 2006 yılına kadar 17 yıl süreyle Devlet Tiyatroları’nda oyuncu, yönetmen ve idareci olarak görev yaptım. Söz konusu sürenin tamamında kurumun yapısal aşınmalardan kaynaklanan sorunlarının çözümüne ilişkin çalışmaların içinde aktif biçimde yer aldım. Devlet Tiyatroları’nın özerkliği için sürdürülen çabalarda açıkça taraf oldum. Bu zaman zarfında sayılarını artık anımsamadığım kadar çok kültür bakanı ve genel müdür ile çalıştım. Tüm çabalara karşın gerek siyasilerin, gerekse statükocu idarecilerin vurdumduymazlığı ya da engellemeleri karşısında değişimi sağlayacak bir irade birliği oluşmadığı gerçeğini kabullenerek, 12 Eylül 2006 tarihinde kurumdan istifa ettim. O sırada Mine Acar genel müdür idi.

Devlet Tiyatroları hâlâ 1949 yılında çıkartılan bir yasayla yönetiliyor. O günden bugüne yaklaşık altmış yıl geçtiği, toplumsal ve siyasal yaşamda ciddi değişimler yaşandığı halde bu statükocu mantığın varlığını nasıl sürdürebildiği konusunda neler söylersiniz?
1949 yılında çıkarılan 5441 sayılı Devlet Tiyatroları Yasası kendi dönemi ve şartları içinde devrim niteliği taşıyan son derece güçlü bir metindir. Yasa tek bir sahnesi ve 20 civarında oyuncusu bulunan bir kurum için çıkarılmış ve kurumu bir biçimde 2000’li yıllara kadar sırtında taşımıştır. Yarım asrı geçen sürede kurum 30 küsur sahnesi 2 bin küsur çalışanı olan devasa bir sanat işliği haline geldi. Bu büyümenin sevindirici olduğuna kuşku yok. Peki yaklaşık 60 yaşında olan yasa, söz konusu büyümenin yarattığı yapısal sorunları çözecek yeterliliğe sahip mi? Değil! Demek ki bu hacimsel büyümeyi destekleyecek, idari ve sanatsal açıdan da bir gelişime evirmek üzere bazı yasal düzenlemelere gereksinim var. Oysa 60 yıllık bu süreçte kurumda bu bağlamda deyim yerindeyse yaprak kıpırdamadı. Perde açıp kapatmakla yetinildi, sivil meslek örgütleri kurmak ve kurum sorunlarını sistemli ve yöntemli bir biçimde tartışma sorumluluğundan kaçıldı, tartışmalar daha çok kimin genel müdür olacağı, olması gerektiği gibi sığ çekişmelere kurban edildi, sanatçı arkadaşlarımız çoğu zaman sanatlarına karşı sorumluluklarını sahneye çıkıp rolünü oynamaktan ibaret gibi gördüler, yapısal tartışmaları yersiz gereksiz buldular, idarecilerimiz yönetim anlayışlarını genelde muhatapları siyasilerle geçimli olmaya endekslediler, sanatla siyaset arasındaki velayet-vesayet ilişkisini kırmaya yönelik çabaları engellediler ya da korktular, siyasiler sanata müdahaleyi bir tür egemenlik hakkı saydılar, oyun yazarlarının ciddi bir çoğunluğu Devlet Tiyatroları’nı yazdıkları her piyesi oynamak zorunda olan ve satılan her biletten yüzde 40 telif ödeyen sağmal bir inek olarak gördüler, vs vs...
Statükoya destek olma, hatta onu tepesine çıkartma konusunda birimizin kabahati diğerinden az değildir.

Görev yaptığınız dönemde kurumda idari ve sanatsal özerkliği savundunuz, özerk yapının tiyatro üretimine sağlayacağı avantajlar nelerdir?
Devlet Tiyatroları büyüklüğündeki bir sanat kurumundan söz ediyorsak, sanatsal üretimi idari işleyişten bağımsızmış gibi görme lüksünüz yoktur. Deneyimler belirgin bir standarta kavuşmuş sanatsal üretimin yolunun idari özerklikten geçtiğini kanıtlıyor. Has tiyatro seyircisi tarafından kurumun altın yılları diye anılan yılları anımsayalım. Birkaç bölge tiyatrosu, sınırlı sayıda sahne ve toplam sayıları 200’ü bulmayan bir oyuncu topluluğu... Müthiş bir özveriyle, gerek görev yaptıkları kentte ve gerek ülkenin en ücra yörelerine dek aylarca süren uzun turneler dönemi... Eski seyircinin özlediği o Devlet Tiyatrosu bir ensembl, bir kumpanya enerjisi ile çalışan, hemen tüm kadronun sahnede sıklıkla bir arada oynama fırsatı bulabildiği tutkulu bir topluluktu. Demokratik ve katılımcı bir idari yapıya mı sahipti? Hayır, değildi ama bu denli büyümemişti, ilişki kültürü bazı sorunları çözüyor, çözülemeyenler sanatçının ülküsünün ateşinde eritiliyor, ‘idare’ ediliyordu. Son 20 yılda plansız, programsız ve çoğu zaman siyasi gerekçelerle sürdürülen sözde büyüme, işte o ilk on yıllardaki emanet uyumu süpürdü götürdü. Aristoteles “Büyük bir kent, kalabalık bir kentle karıştırılmamalıdır” der. Büyük bir kurum da kalabalık bir kurumla karıştırılmamalı. DT son 20 yılda aslında büyümekten ziyade kalabalıklaştı. 13 yerleşik bölge tiyatrosu, 30 küsur sahne, bine yakın oyuncu ve 1949 model bir yasa! İşlerin neden yolunda gitmediği ve kurumun siyasilerin güdük yaklaşımı ve onlara teşne kimi sanatçı-idarecilerin basiretsizliği ile bu noktaya sürüklendiği çok açık değil mi? Özerkliği hedefleyen bir yeniden yapılanma ile kuruluş ruhunu tekrar canlandırmak, her bir sahneyi bir ensemble haline getirmek, günlük siyasetin sığ sularını terk ederek anlaşılabilir, ulaşılabilir bir sanat siyaseti ile yeniden yola çıkmak gerektiğine inanıyorum. Sanatçıların, çalışanların idari ve sanatsal kararlarda söz sahibi olduğu, sorumluluk aldığı, sahnedeki üretime katkısı oranında kararlara etki edebildiği, kalabalık değil, büyük bir tiyatro işliği! Benim özerklikten anladığım, murad ettiğim budur.

Kamuoyunda uzun yıllardır tartışma konusu edilen ‘devlet-tiyatro ilişkisi’ hakkında siz de bu tartışmalara kuramsal ve pratik olarak katıldınız, yeniden bir yorum getirmek durumunda kalırsanız neler söylersiniz?
Şu meşhur ‘Devletin tiyatrosu olur mu’ sorusunu kibarca soruyorsun yani! Hiç lafı dolandırmayacağım. Olur, olmalıdır! Devlet Tiyatroları’ndan, Belediye Şehir Tiyatroları’ndan vazgeçmek bizimki gibi ülkelerde, hele yaşadığımız türden siyasal ve toplumsal süreçlerde tiyatro sanatından vazgeçmek anlamına gelir.

Son yıllarda tiyatro sanatının politik tavrı ve muhalif söylemi magazin kültürüne, gişe kaygısına ve reyting rekabetine kurban mı edildi, sizin bu saptamaya ilişkin yaklaşımınız ve değerlendirmeniz nedir?
Ödenekli sanat kurumlarının siyasetin velayeti ve vesayeti, ödenekli olmayan görece özgür diğerlerinin ise piyasa koşulları karşısında ezdirildiğini görüyor, biliyor, yaşıyoruz. Hal böyle olunca senin deyiminle magazin kültürü, gişe kaygısı ve reyting rekabeti tiyatro sanatının da temel karakteristiklerinden biri olan muhalifliğini iğdiş eder hale geldi. Bu noktada yardıma çağrılacak ya da dayanışma aranacak payda, devlet ya da anamalcılardan ziyade seyirci olmalıdır. Ürünün sahibi sanatçı ise muhatabı da seyircidir. Tiyatro tüm engel ve zorlukları seyircisi ile aşmak durumundadır. Demek ki bir yandan akçasal haklarımızı devletten talep ederken diğer yandan seyircimizle zayıflayan bağlarımızı yeniden kazanma yolunda ortak bir tutum geliştirmeliyiz. Sinema, televizyon, popüler kültür, futbol gibi alanları suçlamak yerine sanatımızda onlar kadar ilgi çekici olmayı başarmamız gerekiyor. Tiyatro sanatında bu düzeyi hiç yakalayamadığımızı söylemiyorum, ödenekli sanat kurumlarının kimi prodüksiyonlarında ve kuşkusuz özel tiyatrolar içinde belirgin bir omurgayı korumayı başaran yapıları ayırmak gerekiyor. Ama toplam kalite ve etkimizin, siyasileri ve kimi sanatsever anamalcıları etkilemekten ve ürkütmekten uzak olduğu aşikar!

Uzun yıllardır Diyarbakır, Erzurum, Sivas, Konya, Eskişehir gibi Anadolu’nun kimi kentlerinde oyunlar sahneliyorsunuz, bu anlamda seyircinin tiyatroya ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Seyircinin iyi bir ürünü reddettiğini, yalnız bıraktığını hiç görmedim. Hangi koşullarda ve hangi coğrafyada olursanız olun, ister büyük bir şehir, ister görece mahrumiyet bölgesi olsun, iyi bir iş seyircisini bulur. Ya da seyirci gelir sizi bulur. Mesele hangi tiyatroya inanırsanız inanın, o tiyatroyu belirgin bir birikim ve donanımla emeğinizi esirgemeden samimiyetle üretebilecek bir yetkinliğe sahip olup olmadığınızla ilgilidir. Gerisi sayıklama ve söylenmeden ibarettir.

Bir oyun sahneye koyarken öne çıkardığınız en önemli unsur hangisidir? Konu mu, görsellik mi, oyunculuk mu?
Bir meseleyi tartışmak diye özetleyebilirim. Burada genel bir doğrudan değil kendi yordamımdan söz ediyorum. Ülkemde ve dünyada olup bitenlerle ilgili bir meselem, söylemek istediğim bir söz var ve bunu mümkün olan en geniş insan topluluklarıyla paylaşmanın birçok yolundan biri olan tiyatroyu bir tür ortak dil olarak işletmeye çalışıyorum. Yani kendi payınıza söyleyecek bir sözünüz yoksa niye tiyatro yapasınız? Paylaşacak bir sorum ya da doğrum, yahut itirazım yoksa tiyatro yapmamın da bir anlamı yok. Bilinen tüm sahne etmenlerinin içine bir de meselenizi yerleştiremiyorsanız, tekerlekleri olmayan bir otomobilde yolculuk yapıyorsunuz demektir. Oturmaktan sıkılıp indiğiniz gün kendinizi bindiğiniz yerde bulursunuz.

Tiyatro sanatının kimi kaygılarla popüler kültüre içkin üretimlerde bulunma girişimlerine yaklaşımınız nedir?
Popüler kültürün korkulacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. Tiyatro sanatının has olanı yeni akıllar geliştirmeye kurulmalıdır. İnsanların iletişim için kullandığı her şey biz tiyatro emekçileri için yeni bir araç olma niteliği taşıyor. Popüler kültürün esiri olmak ya da onun hizmetine girmek yerine, onu meselemizi paylaşmak üzere bir iletişim biçimi olarak kullanmak yolunda yeni biçimler geliştiriyoruz. Tiyatro sanatı aslında şimdilerde dillerden düşmeyen küreselleşme sürecinin en eski temsilcilerinden biri değil midir? 2 bin 500 yılı aşkın bir süredir dünya halklarının ortak dili olan tiyatro sanatının popüler kültürden rahatsız olması için neden göremiyorum. Popüler kültür tabiatı gereği dönemseldir, tiyatro ise insanlık tarihinde sağlam yer tutmuş bir yol arkadaşıdır. Popüler kültürü gereğinden fazla ciddiye almak zaman kaybı olur.
Metin Boran - Dilara Çalışkan
www.evrensel.net