MEDBAKIŞ

  • Bu ülkede insanca yaşaması engellenen, kimliği değiştirilmeye zorlanan, kendi olmaktan çıkarılan ve başka birine dönüştürülen o kadar çok örnek var ki…


    Bu ülkede insanca yaşaması engellenen, kimliği değiştirilmeye zorlanan, kendi olmaktan çıkarılan ve başka birine dönüştürülen o kadar çok örnek var ki…
    Hep anlatılır geçmişin sancıyla, ölümle, kıyımla biten hikâyeleri. Okuduklarımız, duyduklarımızdan, öğrendiklerimizden daha yakıcı değil. Belki de şöyle söylemem gerekirdi: Bu konuda söylenmesi gerekenler henüz söylenmedi. Yazılması gerekenler henüz yazılmadı. Koşulların olgunlaşması bekleniyor filmlerinin yapılması için.
    O yıllar alınan kanlı, acımasız kararlar, yüz binlerce insanın hayatına mal oldu. Köylerde, kasabalarda görevlendirilen şahıslar, halkı yalan yanlış bilgilerle, provokasyonlarla, kışkırtmalarla, birlikte yaşadıkları Ermenileri planlı bir şekilde boğazlamaya yönlendirdiler.
    Buna uymayan kimi vicdan sahibi insanlar, öldürülmekten kurtarmak istediler. Kimileri faydacı yaklaştı. Karşılığını alarak iyilik yapmışlardı. Bir köyde kıyım haberi yayılınca, varlıklı bir gözü açık, terzilikte meşhur bir Ermeniyle pazarlığa girişiyor. “Alt katta, samanlıkta saklanacaksın, ama yukarıya hiç çıkmayacaksın. Ben kumaş toplarını aşağıya indireceğim. Sen kesip biçecek, elbise dikeceksin!” Kabul etmiş Dikran, çaresiz. Her geçen gün artarak büyüyen, dışarıda nelerin olup bittiği merakını giderecek haber kırıntısı özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Hiç öğrenemedi, ya da kendisini çıkar karşılığı saklayan Cabbar Ağa’nın anlattıklarıyla yetindi. Aradan yedi yıl geçti, ortalık yatıştı derken Cabbar Ağa epey para kazanmış mal-mülk edinmişti. Derken, Dikran’ın günyüzüne çıkması, hatta evden ayrılıp gitmesi dahi mümkündü. Abdullah adını aldı. Birkaç yıl sonra hacca gitti. Dönüşünde kıymeti, değeri bilinen, sevilen, sayılan Hacı Abdullah vardı karşılarında.
    ***
    Kimileriyse, beğendikleri küçük kız çocuklarının öldürülmemesini, kendilerine bağışlanmasını sağlamışlardı. Bu kişiler, o küçük Ermeni kızlarını alıp erkek çocuklarına nikahlamışlardı.
    Her iki örnekte de öldürülmekten korunan ya da gizlenenlerin kendi olmaktan çıkmaları, başka kimliklere bürünmeleri gerekmişti.
    “Annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin olmadığı gibi kendi adı da Seher değil, Heranuş’tu onun. Ben de bunu çok geç öğrenmiştim.” (Anneannem, sayfa 9-Fethiye Çetin)
    Bu durumda olanların nüfus cüzdanlarına “muhtedi” yazılırdı. Anlamı, ‘dönme’ demekti.
    Çocukluğumda tanıdığım bir aile vardı. Aslen Türktü. Büyük bir aileydi. Zengindi. Erkeğin adı Münir’di, eşinin adı Münire.
    Münire Hanım’ın bir elinde doksan dokuzluk tespih hiç düşmezdi. Hep dua ederdi. İnsanlara dua eder, onları namaz kılmaya, oruç tutmaya davet ederdi. Yıllar sonra, hatta o öldükten sonra öğrendim, onun dönme olduğunu. Azıcık da hayat hikayesine dair bilgiler edindim.
    İşte o topyekün ölümcül kararın alındığı tarihte bu Münire Hanım küçük bir kız çocuğuymuş. Bu ailenin reisi o zaman kıyımın da yönlendiricilerindenmiş de, kafileden alıkonulan birkaç küçük kızdan birini kendine almış. Ve eve götürüp oğluna hazırlamış. Önce zorla Müslüman olması sağlanmış ve ardından yeni nüfus cüzdanı, yeni adı, oğlunun adına yakıştırılarak belirlenmişti: Münire...
    Yakın çevresi onun dönme olduğunu söylese de uzaktan bakınca, hatta ona biraz yaklaştıkça bile Ermeni olduğu, olacağı kimsenin aklına dahi gelmezdi. Torunları bile durumdan bihaberdi. Ama ne iyi insandı Münire Hanım; yardımsever, sıcakkanlı, paylaşımcıydı.
    Onu tanıyanlar içe kapanık olduğunu bilirlerdi. Gün başlarken sedirde oturur, tespih çeker, uyuyana kadar devam ederdi.
    Asli unsurlardan daha fazla Müslümanlığın gereklerini yerine getirmeye özen gösterirdi. Ağır ağır konuşur, özellikle çocuklardan sevgisini esirgemezdi.
    Dile kolay, annesi babası gözü önünde öldürülmüş, bunun sorumlularından birinin çocuğuyla evlendirilmişti. Üstelik var olan bir dünyasından vazgeçip yeni bir dünyaya, yabancısı olduğu, kendini ait hissetmediği bir dünyaya girmek zorunda bırakılmıştı.
    Bastırması gereken acıları; unutması gereken tanıklıkları, anıları, mekânları, giyim tarzı, yemeğin tadı, lezzetleri; değiştirmesi gereken alışkanlıkları, ibadetleri vardı.
    Çaresizlikten, çıkışsızlıktan, bastırarak, kimliğini değiştirmeye razı olarak yaşayabilirdi. Hem istenenleri yaptıkça, yabancısı olduğu bu toplumda el üstünde tutulduğunu görüyor, içten içe ağlayıp dışarıya verdiği gülümseme, mutlu görünme çabalarını o yaşa kadar sürdürebilmişti.
    Kişiliği yarılmaya başlamış, ikiye bölünmüştü.
    Artık Manuk ya da Takuhi değildi. Münire’ydi. Her yönüyle Müslümandı. Üç aylar orucunu tutar, beş vakit namazını kılardı. Ama duasında neler söylediğini hiç kimse bilmezdi. İçinden neler geçtiğini, annesini, babasını ve kardeşlerini anımsar mıydı, unutmuş muydu, bilinmezdi. Kendisine benzettiği eşi dahil hiç kimse onun iç dünyasına girememişti.
    Dışa karşı mutluluğun resmini çizmek içten içe acı çekmek, yüreğinde kavgalar vermek nasıl bir duygudur, bilinmezdi.
    O neslin tümü de şimdi toprak oldu. Çoğunun anılarını, yaşantılarını öğrenemedik. Bunlardan sadece Fethiye Çetin’in “Anneannem” kitabı var elimizde. Olmayanlar, okumayanlar 24 Nisan’ın bu yönlü etkisini öğrenmek, anlamak için gidip bu kitaptan bir tane edinsin derim.
    Vedat Çetin
    www.evrensel.net