NABIZ

  • Hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin, ülkemizde “reform” söylemi ile paralel olarak artması üzerine çok şey söylendi.


    Hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin, ülkemizde “reform” söylemi ile paralel olarak artması üzerine çok şey söylendi. Bu sadece bizim ülkemize özgü mü, diğer ülkelerde de benzer gelişmeler var mı sorusu, kafamı kurcalıyor. Yani, AKP Hükümeti, kendi reform adımlarını oturtmak için özellikle hekimlere yüklenmeyi mi tercih etti? Bu durumu, kendisi mi buldu? Yine, ülkemizin sosyal atmosferinin şiddeti bir bileşen olarak içermesi, herkese olduğu gibi sağlık çalışanları ve hekimlere yönelik şiddeti açıklayan bir faktördür. Ancak, soyutlama yaparsak, reformlarla bu şiddet arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir mi?
    Bir akıl yürütme yapalım. Hekimlik, dünyada etkili bir meslek olmaya ne zaman başladı? 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı yanıtı yanlış olmasa gerek. Modern kapitalist toplum şekillenirken, kapitalist devlet, birçok profesyonel mesleğe olduğu gibi hekimlik mesleğine de güçlü bir destek sundu. Bu sunulan destek, hekimliğe (ve diğer birçok mesleğe) toplumda ayrıcalıklı bir konum ve statü sağladı. Bu konum ve statü, aynı zamanda halka sağlanan sağlık hizmetine verilen destekle de paraleldi. Kapitalist toplumlarda -o dönem geçerli olan- çoğulcu yaklaşıma göre devlet, çatışan kesimler arasında tarafsız bir yapı olarak algılanıyorsa, bu kesimlere, onların çıkarları doğrultusunda “adil” bir sağlık hizmeti sunmakla yükümlü olmalıydı. Hal böyleyse, bu hizmetin en önemli aktörü hekim de desteklenmeliydi. Ayrıca, hekim de sağlık sorunları olan insanları, ilaçlarla ya da ameliyatlarla/girişimlerle sağlık sorunlarından kurtaran bilgi ve beceriye sahip olması ile bu desteği hak etmekteydi.
    Sonra devir değişti. Devletin algılanması da. Devlet, toplumsal gelişmenin önünde bir engel olarak görülmeye başlandı. Devletin, sağlık alanına asgari düzeyin ötesinde müdahale etmesi, artık hoş karşılanmıyordu. Zaten birey olmak önemli olduğu için her bireyin kendi sağlığından sorumlu olması gerekiyordu. Buna rağmen sağlığını yitirirse, gidip özel sağlık kuruluşlarından hizmet alabilirdi. Devletin sağlık hizmetlerinden çekilmesi gerektiği tezi, desteğin de artık bu hizmetlere sunulmasının gereksizliği yaklaşımı ile paralel gitti. Doğal olarak bunun sonucu, desteğin hekimlik mesleğinden de çekilmesiydi.
    Kapitalist dünyada bu gelişimin yansıması, refah devletinin kapsayıcı, daha toplumcu programlarının gerilemesi oldu. Bu işi yapan yeni aktörler vardı artık. Özel sağlık kuruluşları... Dahası, özel sağlık piyasası... Arkasındaki yeni ve önemli aktörler, yani çok uluslu sağlık tekelleri... Eskiden devletin sağlık hizmetlerine ve hekimlere verilen desteğin yeni adresi, şirketleşen sağlık sektörü ve onun patronları oldu.
    Tabii ki, bu süreç çok kolay ve düz olmuyor. Alana yeni çıkıp, daha doğrusu eskiden beri var olup yeni bir güç olarak sağlık piyasasında aslan payını almaya soyunan sağlık şirketleri, piyasadaki payı azaltılması gereken bir kesime operasyon yapmalıydı. Ki, bu kesim halkın gözünden düşsün, itibarsızlaşsın, yeni durumuna hem kendileri hem de kamuoyu razı olsun. İşte bu noktada, artık şirketlerin halkla ilişkiler aracı olarak işlev gören medya devreye girdi: “Aç gözlü, dolandırıcılığa eğilimli hekim hikayeleri” çoğaldı. Herkesin yaşamında karşılaştığı bir “kötü hekim” öyküsü, çeşitlenerek çoğaltılmaya başlandı. Bir ortak toplumsal algı haline gelmeye başladı, hekimlerin kendi çıkarı için her şeyi yapabildiği.
    Bu öykülerin, sağlık piyasasında her aşamada örselenen vatandaşın çaresizliği ile buluştuğu kavşakların çoğalması, şiddetin bir çözüm yolu haline geldiği toplumlarda sağlık hizmetini sunanlara karşı bir salgına dönüşmesi şaşırtıcı olmasa gerek.
    Ata Soyer
    www.evrensel.net