atina, savaş, maraton: aşındırın yolları!

Sokaktaki adamın ya da spora az-çok ilgisi olan birinin ülkemizde atletizm deyince ilk aklına gelecek şey, muhtemelen Süreyya Ayhan’ın antrenörü Yücel Kop ile evlenmesi ve bu Avrupa şampiyonu, dünya ikincisi atletimizin biraz da son dönemde Atletizm Federasyonu ile olan kavgası ve belki biraz da aldığı ağır doping cezası olur herhalde.


Sokaktaki adamın ya da spora az-çok ilgisi olan birinin ülkemizde atletizm deyince ilk aklına gelecek şey, muhtemelen Süreyya Ayhan’ın antrenörü Yücel Kop ile evlenmesi ve bu Avrupa şampiyonu, dünya ikincisi atletimizin biraz da son dönemde Atletizm Federasyonu ile olan kavgası ve belki biraz da aldığı ağır doping cezası olur herhalde. Bu ünlü atletin aldığı başarılar ve cezalar üzerinden magazin sayfalarına taşınması bir yana, Türkiye’nin son yıllardaki atletizm dünyasına başka bir gözle bakmalı. Pek kimseler bilmez ama Türkiye, tam bir atletizm cennetidir. Doğusu kros fabrikasıdır ve bu spor dalı, futbolun gölgesinde kalamayacak kadar iyi atletler yetiştirmeye devam etmektedir. Her yıl yüzlerce çocuk ve genç, sessiz-sedasız, desteksiz, bin bir güçlükle bu spora başlar. Dahası, birçok spor kulübü atletizmi artık temel branşları arasında saymakta, bir de hemen her ilin kurtuluş gününde programa mutlaka bir koşu konulmaktadır. Üstelik Anadolu’nun artık birçok yerinde, hem de dünya standartlarında maraton ve yarı-maraton organizasyonları düzenlenmektedir. Yerel medya dışında yaygın medyada bu tür yarışların hiç esamesi okunmaz; okunmadığı için de kimseler, maraton gibi çetin ve güç bir koşunun hangi şartlarda koşulduğunu, maratoncuların hangi zor koşullarda idman yaptıklarını, nasıl beslendiklerini, bir maraton yarışında kaç kilo verdiklerini pek bilmezler. Atletizmin bu en çetin dalı hakkında bilgi edinmenin tam zamanı; çünkü bu aralar dünyanın dört bir yanında maratonlar koşulmaktadır.

Maratonun 2 bin 500 yıllık tarihi
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2006 yılında maraton öncesi verdiği tanıtıcı bir dergide yer alan bilgilere göre Persler, Anadolu’ya hakim olur ve Avrupa’ya yayılmak için fırsat kollarlar. Böylece Pers ordusu MÖ 490 yılında Avrupa’ya doğru ilerlemek üzere toplanır, “Maraton Ovası”na yerleşir ve saldırıya geçmek üzere hazırlanır. Askeri yönden çok zayıf olan Atina, Sparta’nın güçlü ordusundan yardım dilemek için zamanın en hızlı atletlerinden biri olan Phidippides’i Sparta’ya gönderir. İki şehir arasındaki 225.5 km’lik mesafe çok engebeli ve taşlıdır. Atletimiz bu uzun mesafeyi 36 saatte koşar. Phidippides, Sparta’nın koşullu olurunu ülkesine iletmek için aynı mesafeyi yeniden koşar. Atinalılar Perslerle amansız bir savaşa girişir ve günün sonunda savaşı kazanan taraf olur. Denize doğru geri çekilen, ancak Atina’ya girme hesapları yapan Perslerin bu planını ve zaferi haber vermek için atletimiz Phidippides, gün boyunca savaştığı halde, maraton meydanı ve Atina arasındaki 50 km’lik mesafeyi de kat eder. Atina şehir meydanına vardığında “Zafer” diye bağırdıktan sonra düşüp ölür.
Yüzyılların ardından, 1896 Atina Oyunları’nda, Fransız tarihçi Michele Breal’in önerisiyle, Phidippides’in anısına uzun mesafeli bir koşu konulmasına karar verilir. Oyunların final müsabakası olarak maraton köprüsünden Atina Olimpiyat Stadı’na kadar olan 40 km’lik parkurda “maraton” adı verilen koşunun yapılması kararlaştırılır. O yıl atletlerini Atina’ya getiren Boston Atletizm Birliği de ertesi yıl Boston’da yaklaşık 38 bin metrelik bir maraton düzenler. Oysa ilginçtir, bugün maratonun resmi mesafesi olarak kabul edilen 42 bin 195 metrelik mesafe, 1908 Londra Olimpiyatları’nda tesadüfen belirlenir. Londra’da normal güzergah, Windsor Parkı’ndan White City Stadyumu’ndaki bitiş çizgisine kadar 41 bin 843 metredir. Ancak maratonun tribünlerdeki kraliyet locasının tam önünde bitmesi için 352 metre daha eklenir. Uzun tartışmalar sonucunda 42 bin 195 metrelik mesafe 1924 yılında Paris’te resmen kabul edilir. Kabul edilir ve 20. yüzyıl, biraz da sağlık için dillendirilen “jogging” kültürü fırtınasıyla irili-ufaklı birçok şehirde düzenlenen maraton salgınını görür. Elbette Türkiye de bu fırtınaya yakalanır.

Türkiye’nin en sıra dışı maratoncuları
Türkiye’de 1937’de maraton resmi bir yarış olarak koşulmaya başlanır. Ülkemizin ilk maratoncusu olarak Ankaralı “Maraton İbrahim” gösterilir. 1903 Kastamonu doğumlu Maraton İbrahim, Ankara Merkez PTT’de çalışırken 20 km mesafede olan Etimesgut’taki evine bir gün koşarak, diğer gün bisikletle gidip gelirmiş. Bu zat, aynı zamanda Türkiye’nin ilk bisikletçisiymiş. 1927 doğumlu Haydar Erturan, 1928 doğumlu Hüseyin Topsakal, 1933 doğumlu Mustafa Erdem, 1928 doğumlu Nurettin Alkanat, 1935 doğumlu Fevzi Pakel, bu mesafenin ülkemizdeki ilk ve Balkanlar düzeyinde derece almış maratoncularıydı. Tabii, 1940 yılında Şevki Koru, Balkan Şampiyonası’nda çok iyi bir derece alınca maraton dalı Türkiye’de tanınıp sevildi. 1960’ların sonlarında ve 1970’lerde Türkiye atletizmi, uzun mesafe ve krosta tam bir patlama yaşamıştır. Balıkesirli İsmail Akçay, 1968 Meksika Olimpiyatları’nda maratonda 4. olur. 1941 doğumlu Hüseyin Aktaş, Balkan maraton şampiyonu olur. ‘70’lerde ise maratonda Karslı Veli Ballı ve Eskişehirli Mehmet Terzi; kır koşularında ise yine Karslı Mehmet Yurdadön dikkat çeker. Elbette ‘70’li yılların diğer uzun mesafe armadaları, Necdet Ayaz, Sadık Salman, Ahmet Altun ve diğerleri ülkemize uluslararası maratonlarda sayısız başarı kazandırırlar. 1980’lerde ise Zeki Öztürk, dünya çapında umut vaat eder ama sadece uzun yıllar kırılamayan Türkiye rekorları hediye eder ülkemize. Elbette bayanlarda Ankaralı Serap Aktaş, yine Ankaralı Gülşen Aşıkoğlu, Zeki Öztürk’ün eşi Lale Öztürk, iz bırakan maratoncular olurlar. AKP’nin son seçimlerdeki milletvekili adayı Tuncelili Haydar Doğan, Ankaralı Gazi Aşıkoğlu, Karslı Aydın Çeken gibi isimleri de saymak gerek. Karateden devşirme “inançlı” Aydın Çeken, Avrasya Maratonu’nu birincilikle bitirdikten çok yıllar sonra yine aynı maratonu “niyetli” başlayıp orucunu bozmadan bitirir (insanüstü bir durumdur bu ve de aynı zamanda ölümcül sonuçları olabilecek trajik bir girişim).
Burada bir parantez Veli Ballı için açılmalı: 1983 Pakistan Lahor Maratonu birincisi, 1982 Boston Maratonu ikincisi olan Ballı, Türkiye’nin en iyi maraton derecesine sahiptir: 2 saat 6 dakika. Ballı, bu dereceleri bütün imkansızlıklar içinde gerçekleştirmiştir. Sorduğunuzda, tüm atletizm yaşamı boyunca tek bir özel yiyeceği olmuştur: Ulus’ta bir pastaneden aldığı aşure. Elbette bir de Mehmet Terzi’nin, Eskişehir’in ayazında sabahın köründe yaptığı idmanlarla ilgili hikayeleri, özellikle ayazda koşarken bıyıklarının nasıl buz tuttuğu kendisinden dinlenmeli.

İlgilenenlere: Maratona nasıl başlamalı?
İnternette kısa bir gezintiyle, maratona dair daha çok orta yaş ve üstü spor düşkünlerine (masterler ve veteranlar) hitap eden birçok web sitesi bulmak mümkün. Hemen hepsinde de, ayrıntılı program önerileriyle nasıl maratoncu olunacağı yazılıdır. Master ve veteranların maraton koşmalarına yönelik bir yığın gerekli bilgi bu sitelerde mevcuttur: Nasıl bir ayakkabı giymek gerek? Bir maratoncu nasıl ve neyle beslenir? Günde azami kaç km koşmak gerekir? İdeal maratoncu kilosu nedir?
Bu soruları ciddiye alıp dikkatli davranmak çok önemli. Çünkü maraton, profesyonel koşucuları bile istenmeyen durumlarla (başta sakatlık elbette) karşı karşıya bırakabilmektedir. Öncelikle, maraton için haftada ortalama en az 100 km’lik bir mesafe koşmak gerekiyor (ortalama bir maratoncu için bu rakam, haftalık 180-200 km civarıdır); bu da müthiş bir enerji yüklemesi gereği ve kalori kaybı demektir. Bu nedenle bir maratoncunun, kronolojik ve sporcu yaşı, bedensel durumu vb. ne olursa olsun, beslenmesinde asla ihmal edilmeyecek yiyecekler vardır. Elbette başta “makarna” gelir. Makarna, bir maratoncu için kült bir yemektir, olmazsa olmazdır. Hele maratondan bir gün önce, daha ziyade akşam mutlaka makarna yüklemesi yapılır. Zaten her maraton organizasyonundan önce bir “makarna partisi” verilir. Makarna, ekmek (unlu mamuller), pirinç pilavı, patates gibi besinlere nazaran karbonhidrat bakımından daha zengindir. Hücre depolarında, idman ve yarışlarda öncelikle karbonhidratlar yakılır. Ardından vitamin ve proteinler. İdman ya da yarışın ardından 2 saat içinde mutlaka karbonhidrat yüklemesi yapmak gerekiyor. Aksi halde, vücut bitkin halde yorgun düşer. Genelde beslenme oranlarında denge şöyle: Yüzde 60 karbonhidrat, yüzde 20 protein, yüzde 20 vitamin. Nasıl bir “enerji içeceği” hazırlayacağınız da artık sizin maharetinize kalıyor.
42 bin 195 metreyi ya da yarı maratonu (21 bin 100 m) koşmak için düzenli, bilinçli ve azimli idman şart. Bunun için bir hocanın tavsiyeleri ve talimatları mutlaka dikkate alınmalı. Periyodik sağlık kontrolleri de şart. Elbette kıyafet seçimi de çok önemli. Çorabından şapkasına değin her türlü spor kıyafetinin bedenin yapısı ve hareketlerine uygun olması gerekiyor. Bir de ne tür zeminlerde koşulacağı bilgisi önemli. Asla koşulmayacak zeminler var. Beton başta olmak üzere, engebeli ve yokuş yukarı arazilerden uzak durmak gerek. Beton kasları aşırı yorar, yokuşlu araziler ise aşil tendonuna (kirişine) aşırı yük bindirdiği için çok çabuk sakatlar. En uygun zemin ise çim ve yumuşak topraktır. Koşmak yetmez; haftada bir kez kondisyon salonuna uğrayıp kas güçlendirmesi yapmak gerekir. Bir de bol bol jimnastik ya da açma-germe (esneme)… Tabii ki, haftada bir gün dinlenmeli. Ayakkabıya özellikle dikkat: Yumuşak tabanlı, ortopedik, aşili iyi kavrayan yapıda olmalı; 500 km yaptıktan sonra ayakkabınız artık ayağa yarar değil zarar verir.
Liste böyle uzayıp gider ama maratona ilişkin birkaç bilgi daha verelim. Maratonda, parkurların nitelikleri (rakım, viraj, yolun kalitesi, hava koşulları vb.) farklı olduğu için rekor yoktur ama parkur rekoru ve dünyadaki en iyi dereceler vardır. Örneğin, Avrasya Maratonu parkuru, Boğaz Köprüsü’nden başladığı ve en azından 60 metre aşağıya doğru koşulduğu için olimpiyatlar, Dünya Şampiyonası gibi uluslararası yarışmalara katılmada gereken baraj derecesi olarak kabul edilmez. Ama siz yine de kendinizi rakip seçip kendi rekorunuzu kırmaya çalışabilirsiniz.

Bitirirken...
Maratonlarda en büyük ödül, veteran ve masterler için bu mesafeyi bitirebilmektir. Yine de her maraton yarışını bitirdiğinizde madalyanız garanti; elbette tişört, çanta, bileklik gibi eşantiyonlar da var. Yarış bahane, bir master kulübünde koşarak hayatı renklendirmek tek kelimeyle şahane. Üstelik siz orta yaş ve ihtiyarlar, başkaları elini-kolunu oynatmaktan acizken çevrenize maraton koşmakla hava atacaksınız. Az şey değil bu, spor sayesinde ikinci baharınızı yaşayacak, “ihtiyar delikanlı”, “yaşlı kurt” gibi sıfatlarla taltif edileceksiniz. Haydi, Demirel’e inat, yolları koşarak aşındırmaya!

(*)Doç. Dr.-Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, eski Atlet (şimdi master-maratoncu), Ankara Masterleri Atletizm Kulübü Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
Kemal İnal*
www.evrensel.net