DURUM

  • Son zamanlarda, Türkiye’nin “iç politikası” üzerine ABD yöneticilerinin yaptıkları açıklamalarda, laikliğe özel bir vurgunun yapıldığı görülüyor.


    Son zamanlarda, Türkiye’nin “iç politikası” üzerine ABD yöneticilerinin yaptıkları açıklamalarda, laikliğe özel bir vurgunun yapıldığı görülüyor. Özellikle ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve onun yardımcıları tarafından yapılan açıklamalarda, bu vurgu belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu açıklamalarda “ABD anayasal çerçevenin savunucusu olacaktır” denirken, kapatma davası için Rice, “Bu konudaki kararı Türkler verecek. Ancak kararın demokratik ve laik kontekst, demokratik ve laik prensipler çerçevesinde verileceğini umuyoruz. Bu karar, bu şekilde verilmeli” demektedir.
    Bir süre öncesine kadar, ABD yöneticilerinden Türkiye’ye ilişkin “ılımlı İslam” ülkesi, yönetimi şeklinde açıklama ve değerlendirmeler yapılmakta idi. “Ilımlı İslam”ın ise ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. Ancak son zamanlarda ABD BOP’tan açıkça söz etmemekte, Ortadoğu’ya “bildik eski tarzda”, yani ABD emperyalizminin çıkarları neyi gerektiriyorsa o tarzda müdahale etmeye başladı. Bu projenin mucitleri de ABD yönetiminde eski etkilerini kaybettiler.
    Özellikle Türkiye’ye ilişkin olarak, vurgunun laikliğe ve çerçevesini bugünkü “anayasal yönetimin çizdiği demokratikliğe” yapılmasının anlamı nedir? Yine bu sorunlarla bağlantılı olarak; ABD’nin AKP’yi “gözden çıkardığından” söz edilebilir mi? Kuşkusuz bu soruların yanıtları, ABD’nin soyut olarak Türkiye’nin şu ya da bu biçimde yönetilmesini tercih etmesinde değil, genel olarak tüm dünyadaki ABD çıkarları, özel olarak da -ki bizi burada asıl bu ilgilendirmektedir- Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarının nasıl savunulabileceğinde yatmaktadır.
    Ortadoğu’nun sorunları genel olarak bilinmektedir. Arap, Filistin-İsrail, Irak’ın işgali ve buradan çıkan sorunlar ve bir büyük sorun olarak da İran sorunu. Bütün bu sorunlara muhatap olan ülkelerin halklarının esas olarak İslam dinine inandıkları, bölgede İran gibi İslami yönetime sahip bir ülkenin olduğu da bir gerçektir. Türkiye halkının yüzde 98’inin Müslüman olduğu ise diğer bir başka gerçektir. Durum böyle olunca, ABD yönetiminden gelen “laiklik” vurgularını bu genel tablo dışında değerlendirmek olanaklı olmamaktadır.
    ABD emperyalizminin İran’a yönelik karanlık emelleri bilinmektedir. Bu sorun İran’ın nükleer çalışmalarının aldığı yönde düğümlenmekte gibi gözükse de, genel olarak İran’ın ABD tarafından kontrol edilebilir bir ülke haline dönüştürülmesi gibi, daha genel bir çerçeveye de sahiptir. Bu sorunun temelinde petrolün kontrolünün ve bölgenin stratejik öneminin yattığı ise çok iyi bilinmektedir. Bölgeye egemen olan büyük bir güç, sadece zengin doğal kaynaklara sahip olmuyor, aynı zamanda egemenlik mücadelesi verdiği diğer büyük güçlere karşı da büyük bir stratejik avantaj sağlıyor. Bölgeye yönelik ABD politikasının şekillenmesinde temel etkenler bunlar oluyor.
    Şimdi sorulması gereken soru şudur: ABD emperyalizmi, İslam dinini politik amaçlarla kullanmayı çok iyi başaran, halk arasında dini duyguların yaygınlaşmasından çıkarı olan bir hükümetle, -burada söz konusu olan AKP’dir- İran’a ve genel olarak Ortadoğu’nun Müslüman halklarına karşı, içerisinde müdahale, işgal ve savaş politikalarını da içeren politikalarını hayata geçirebilir mi? Bu soruya kolayca evet yanıtı verilemez. Üstelik ABD emperyalizmi açısından 1 Mart Tezkeresi gibi bir vaka da ortada dururken! Yani bu soruya, ‘Hükümet zaten Amerikancı değil mi?’ tarzında kestirme bir yanıt verilemez. O halde ABD emperyalizmi açısından, öncelikle “içeride” çözülmesi gereken bazı sorunların olduğu, cephe gerisinin sağlamlaştırılması gerekliliği kabul edilmelidir.
    Çözülmesi gereken sorunların başında, ya AKP Hükümeti’nin pürüz çıkarmayacak bir çizgiye çekilmesi ya da bu yapılamazsa aradan çıkarılması gelmektedir. Şu bir gerçektir, AKP Hükümeti ABD ile çalışmaya yatkındır. Bu sorunları kısmen kolaylaştırmakta, ama ortadan kaldırmamaktadır. AKP Hükümeti’nden istenen, bundan daha fazlasıdır. Yani her koşulda ABD emperyalizminin çıkarlarını, başta İran olmak üzere Ortadoğu’da kayıtsız şartsız uygulamak. Bu nedenle de dini politikanın bir aracı olarak kullanma konusunda “geleneksel laikçi çizgiye” dönmek zorunlu görünmektedir.
    Bugün zorlanan budur ve ABD’nin sadık dostları generaller de, AKP’yi hizaya çekmek ve ABD çıkarları temelinde ortak iş yapmak konusunda -burada sözde ulusalcı çevrelerin laiklik politikaları, ABD politikalarına yedeklenmektedir- hükümeti kıskaca almaktadırlar. Generaller ve AKP, diğer önemli “iç ve dış” politika sorunu olan Kürt sorunu konusunda, ABD’nin politikaları temelinde bir araya gelme eğilimini zaten ortaya koymuşlardır. Gelişmeler bu gerici politikaların giderek egemen olmaya başladığını göstermektedir. Yok eğer bir bütün olarak özetlenmeye çalışılan bu süreç kesintiye uğrarsa, AKP’nin tasfiye edilmesine yönelik adımlar da hızlanacaktır.
    Bütün bu süreç halka “türban, dine saygı, laiklik, dindarlık” sorunları olarak yansıtılmakta, halkın bu sorunlar temelinde kutuplaşması kışkırtılmaktadır. Oysa Türkiye halkının önünde tüm halkı tehdit eden, yukarıda kısaca özetlenmeye çalıştığımız sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunlar, tüm işçi ve emekçi halkın kaderini yakından ilgilendiren sorunlardır. Sorunun temelinde bağımsızlığın ve demokrasinin olduğu açık seçik görülmektedir. Tabanda halkı kutuplaştırmakta başarılı olan üst sınıfların, tepede mutabakata vardıkları temel nokta ise ABD’ye bağımlılık ve halkın demokrasi istemlerinin bastırılmasıdır. Aralarında bu işin yöntemleri konusunda, bugün ve gelecekte halkın çıkarına olmayacak bir tartışma sürmektedir. 1 Mayıs’a birkaç gün kala sorunları bir de bu gözle irdelemekte yarar bulunmaktadır. Bu, politikada doğru hedefi vurmak açısından da son derece büyük önem taşımaktadır.
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net