UZUN MESAFE

  • Ankara Tabip Odası ‘Özgür Doruk Güler Çevre Dizisi’ başlığı ile onlarca kitapçıktan oluşan bir yayın dizisi sunuyor bizlere.


    Ankara Tabip Odası ‘Özgür Doruk Güler Çevre Dizisi’ başlığı ile onlarca kitapçıktan oluşan bir yayın dizisi sunuyor bizlere. Prof. Dr. Çağatay Güler’in yoğun emeği ile hazırlanan bu kitaplardan birisini bugün sizlerle paylaşmak istedim. Kişisel Hijyen, Çevre Ve Sağlık başlıklı bu kitabı tümden tanıtmak yerine bir bölümünü sizlere aktarmayı uygun gördüm. Ayakkabı ve sağlık başlıklı yazıyı ise sizlere özetleyerek aktardım. Tüm kitapları ATO veya Yazıt Yayıncılık’tan temin etmeniz mümkün. Temel konularda başucu kitabı olabilecek bu seriye emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum.
    Ayakkabı alırken dikkat edilecek noktalar:
    “-Yeni ayakkabı iki ayakta birden denenmelidir. Deneme ayakta iken yapılmalıdır. Unutmayın ki ayakta iken ayaklarımız daha uzundur
    -Ayakkabıda parmaklar rahat hareket edebilmeli, başparmak ile ayakkabı burnu arasında 1-1.5 santimetrelik bir aralık bulunmalıdır
    -Mümkünse çift ayakkabı alınmalı ve günaşırı farklı ayakkabılar giyilmelidir
    -Ayakkabıların ekleri arasında görünüm, boyut farkı bulunmamalı ve iki ayakkabı birden denenmelidir
    -Ayakların hacmi gün boyu değiştiğinden ayakkabı seçimi öğleden sonra yapılmalıdır
    -Ayağa baskı yapmamalı, sıkan bölümler olmamalıdır
    -Ayakkabının iç kenarı düz olmalı, astar kabarıklığı olmamalıdır
    -Topuk yüksekliği 2.5-3 santimi geçmemelidir
    -Ayakkabı giyildiğinde ağırlık ayağın belirli bölgelerine değil tabana ve parmak bölgelerine eşit olarak dağılmalıdır
    -Ayakkabı içinde yapay malzeme kullanılmamalıdır. Sentetik malzemeler ayağın havalanmasını önleyerek koku ve diğer ayak rahatsızlıklarına neden olabilirler
    -Çocuk ayakkabılarının arkası sert, önü yumuşak olmalıdır
    -Aşınan ayakkabılar zamanında onarılmalıdır. Bu tip ayakkabılarla vücut dengesi ve yürüme ahengi bozulur ve duruş özelliğini etkiler.”

    ...


    Hastamız Mozart

    Aradan yüzyıllar geçse de kimi sanatçıların dostları hiç eksilmez. Kitap adları ise bu konuda ipuçları ile doludur. ‘Dostum Mozart’a ne dersiniz? Nadir Nadi Dostum Mozart adlı kitabında yüzyıllar sonra gelişen dostluğunu bizlere ne de güzel anlatır!
    Ben bugün sizlerle Mozart’ın dostlarını paylaşırken edebiyat ve sanat çevresinde değil de hekimler arasında yolculuğa çıkmayı deneyeceğim. Henüz otuz beş yaşındayken yaşama gözlerini yuman ünlü müzik insanının gerek erken ölümü, gerek hastalıkları, gerekse hayatta iken zehirlendiğine dair günümüze kadar ulaşan kişisel kuşkuları hekim dostları arasında henüz araştırılması bitmemiş bir hasta duygusu uyandırmıştır. Adeta yüzyıllar içinde birçok hekim ‘hastam Mozart’ dercesine o günden arta kalan anı, belge ve diğer dokümanları araştırmış ve doğru tanıyı geç de olsa sevenleri ile paylaşmak istemişlerdir.
    Mozart’a dair nice öntanılar tartışılmaya açılmıştır. Verem, romatizmal hastalıklar, karaciğer yetmezliği, böbrek yetmezliği, kalbin iltihabi hastalıkları, Tifüs uzun yıllar içinde dışlanmaya çalışılmıştır. Tüm bunlardan sonra akla en yakın iddia 2001 yılında gelmiştir. Buradan hareketle 1791 yılında ölen Wolfgang Amadeus Mozart’ın son hekimi Doktor Jan V. Hirsschmann olmuştur diyebiliriz. Son doktoruna göre Mozart’ın ölümüne sebep olan hastalık az pişmiş domuz eti ve av hayvanları ile insanlara bulaşan Trichinella Spiralis adlı parazite bağlıdır.
    Ortalama elli gün süren kuluçka evresinin ardından baş dönmesi, ishal, karın ağrısı, kusma, vücut kas ve eklemlerinde yaygın ağrı ile giden Trichinosis hastalığını ülkemizde ünlü kılan ise Mozart olmayıp İzmir’de yaklaşık dört yıl önce çiğ köfte yiyen yüzlerce kişide görülen salgındı. Peki domuz eti yememekle övünen ‘Müslüman mahallesinde salyangozu’ yani domuz etini kim satmıştı? Hatırlarsanız avlanan yaban domuzlarının kaçak kesilip başka isimle kasaplarda satılması neden olarak gösterilmişti. Durumdan habersiz çiğ köfte severler için ise bu bir drama dönüşmüştü.
    Peki o günden bu yana neler değişti diyecek olursanız sözü avcılara vermekte yarar var. Onlar bazı konaklamalı tesislerin faturayı ‘ceylan eti’ olarak düzenlediğini iddia ediyorlar. Ama burada soluklanıp sözü avcılardan alıp aslanlara vermekte yarar var diye düşünüyorum: ‘Aslanlar kendi tarihlerini yazabilselerdi avcılık tarihi kökten değişmiş olurdu.’
    Dr. Zeki Gül
    www.evrensel.net