GÜNDÖNÜMÜ

  • “Herkes, önceden izin almaksızın silahsız ve saldırısız toplanma ve gösteri hakkına sahiptir” kuralı Anayasa’da, yasalarda ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinde yazılıdır


    “Herkes, önceden izin almaksızın silahsız ve saldırısız toplanma ve gösteri hakkına sahiptir” kuralı Anayasa’da, yasalarda ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinde yazılıdır.
    1 Mayıs’ta emekçiler, barışçıl toplanma ve gösteri hakkını kullanmak istediler. Bu hakkın kullanılması sırasında topluluğa dışarıdan bir saldırı gelmesini engelleme göreviyle yükümlü olan devletin güvenlik güçleri ve siyasi iktidar, emekçilerin haklarını bizzat kendileri ve vahşice bir saldırı ile engelledi.
    K. Marks; “Burjuva hukuk kitaplarının bir sayfası dolu, bir sayfası boştur. Dolu sayfalar emekçileri baskı altına alacak kurallarla doludur. Boş sayfalar da burjuvazinin ihtiyaç duyduğu şekilde doldurulmak üzere hazır tutulur” der.
    O nedenle emekçiler yararına uygulanması söz konusu olduğunda burjuvazinin yazılı hukuk kuralları bile yok sayılmaktadır.
    1 Mayıs, Taksim hariç olmak üzere Türkiye’nin her yerinde coşkuyla ve kitlesel olarak kutlandı. Polisin müdahalesinin olmadığı yerlerde gösteriler barış içinde yapıldı.
    İstanbul’da da İMES, Tuzla tersaneleri, Deri Sanayi Bölgesi gibi yerler başta olmak üzere çeşitli işyerlerinde ve semtlerde 1 Mayıs kutlamaları yapıldıktan sonra işçiler birlikte kutlama için Taksim’e gitmek üzere yola çıktılar.
    Başbakan, İçişleri Bakanı, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü günler öncesinden 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması halinde provokasyon olacağını “istihbarat aldıklarını” ve “tespit ettiklerini” iddia ederek korku yaymaya çalıştılar. Ne var ki; provokasyon yapacaklarını iddia ve “tespit” ettikleri “provokatörler”i yakalamak ve etkisizleştirmek için herhangi bir çaba harcamadılar.
    İstanbul bir hapishaneye çevrildi. Vapur ve belediye otobüsü ulaşımı uzun süre durduruldu, sokağa çıkan insanlar keyfi olarak gözaltına alındı, dövüldü; birkaç polis birlikte, gaz bombalarının etkisi ile bayılıp yere yığılan insanlara tekme atmaktan, coplarla vurmaktan geri durmadılar. Bu şekilde “görev”lerini başarıyla yerine getirdiler. Yetmedi, gazetecilerin kolunu kırdırlar, hastane bahçesine, acil servise gaz bombaları atarak hastalara, hasta yakınlarına ve sağlık emekçilerine çalışma ve tedavi merkezlerinde saldıracak kadar insanlıktan uzaklaştıklarını gösterdiler. Oysa hastaneler savaş koşullarında bile korunması gereken, dokunulmaz alanlardır.(*)
    1 Mayıs günü anlaşıldı ki bu bilgi doğru değildi ve provokasyon, bizzat devlet güçleri tarafından hazırlanmış ve uygulanmıştı. Devlet yetkililerinin tıp dilinde paranoid sendrom olarak adlandırılan ruh halleri nedeniyle İstanbullular bu vahşeti yaşadılar, bütün dünya da izledi.
    Tüm bu olup bitenlerin sebebi sermayenin korkusudur.
    Patronlar ve onlara hizmette sınır tanımayan AKP, 14 Mart ve 1 Nisan’da ortaya çıkan emekçilerin birleşik gücünden korkuya ve paniğe kapıldılar. “Bir kişinin çalışmadan yaşaması için bin kişinin yaşamadan çalıştığı” sömürü düzeninin kendi sonunu hazırladığını görmenin, üretenlerin yönetme ihtimalinin ortaya çıkmasının ve hep korktukları o hayaletin soluğunu hissetmelerinin korkusu, telaşı ve paniği içinde bu saldırı gerçekleştirildi. Bu saldırılarla AKP de patronlara “Sizin için her şeyi yapmaya hazırım, beni çöpe atmayın” mesajı vermeye çalıştı.
    1 Mayıs 1977, 6-7 Eylül, Maraş, Çorum, Sivas vb. birçok provokasyonun hazırlayıcısı ve uygulayıcısı olan provokatör örgüt, 1 Mayıs 2008’de bu provokasyonların bir benzerini daha gerçekleştirdi. Bir farkla ki; bu kez devlet, provokasyonda suçüstü yakalandı.
    Bir yandan Ergenekon Çetesi’ni tasfiye etmeye çalıştığını iddia eden devlet, diğer yandan 1 Mayıs 2008’de yeni çetelerle İstanbul’u işgal altına almış ve genç, yaşlı, hasta, çocuk, turist demeden tüm halka karşı kimyasal silahlarla bir saldırı gerçekleştirmiştir. Bunun adı faşizmdir. Ama bilinmelidir ki faşizm bugüne kadar kalıcı olamamıştır, olamayacaktır. AKP’nin emek düşmanı yüzünün açığa çıkmasıyla emekçilerin dostlarını ve düşmanlarını tanımaları daha da kolaylaşmıştır. Emekçilerin birliği sermayenin korkusunu artırmıştır. Sermaye ve uşakları korkmakta haklıdırlar. Ama korkunun ecele faydası yoktur. Kimsenin kuşkusu olmasın, emekçiler kendi örgütlerinin içindeki sermaye uşaklarını da tasfiye ederek örgütlerine sahip çıkmayı ve sermaye iktidarını devirmeyi başaracaklardır.

    (*) Kendileri de yoksul ailelerin çocukları olan ve en ağır koşullarda ve en uzun süreli çalışan emekçiler olan polislerin bu derece insanlıktan çıkmış, vahşi, saldırgan davranmalarının sebebi ne olabilir?Polisin bu ruh durumunun psikologlar tarafından analiz edilmesi gerekir. Ancak kanımızca polisin bu ruh durumundan çıkmasının ve kendi haklarını da korumasının yolu onların da sendikalarda örgütlenmesinden geçiyor. Polisin sendikalaşmasının önünde de hukuksal bir engel olmadığını anımsatmak isteriz.
    Hasan Hüseyin Evin
    www.evrensel.net