09 Mayıs 2008 00:00

ARA SIRA

İstanbul 2008 1 Mayıs’ında yaşanlarla ilgili analizler ve tartışmalar devam ediyor. Bu da olayın önümüzdeki sürece etki edeceği anlamı taşıyor.

Paylaş

İstanbul 2008 1 Mayıs’ında yaşanlarla ilgili analizler ve tartışmalar devam ediyor. Bu da olayın önümüzdeki sürece etki edeceği anlamı taşıyor.
Nedeni de, olay sadece kutlamaların yapılmaması ile ilgili değil... Aksine; yasak gerekçesi yapılan ticaret, alınan önlemler nedeniyle Şişli’den Karaköy’e, oradan Beşiktaş’a kadarki devasa alanda hayatın tabiri caiz ise askıya alınmasıydı. Trafik durdu, vapurlar çalışmadı, binlerce işyeri fiili olarak durdu. Binlerce turist mahsur kaldı, bunun sonucu olarak milyonlarca dolarlık gelir kaybı yaşandı.
Böylece Taksim’deki yaşamı, ticareti; 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenler değil, devletin bizatihi uygulamaları engelledi. Bu engellemenin de öyle iddia edildiği üzere provokasyon endişesinden kaynaklı olduğuna artık, sokaktaki olayla ilgisi olmayan yurttaş da inanmamaktadır. Çünkü öne sürüldüğü gibi bir kutlamanın güvenliğini alamayacak bir konum da söz konusu değil. Anında bilgilendirilen, her türlü iletişim tekniğine sahip, her türlü durdurucu, yaralayıcı ve öldürücü silaha sahip bir güvenlik örgütüydü Taksim’de konumlanan. Daha da ilginci; kendisine çok güvenen, nerede ne yapacağını ve nasıl tutum alacağını neredeyse defalarca tekrar etmiş, karşısındakinin her adımını, olası tutumunu önceden çeşitli imkanları da kullanarak öğrenmiş bir konumdaydı.
Aksine, o gün sarf ettiği efor ve niceliğin çok azıyla Taksim’de yapılacak bir kutlamanın güvenliğini rahatlıkla alabileceği çok net görüldü. Ama bu tercih edilmemiştir.
Peki neden?..
Vali neden hiçbir şey yokken provokasyon olacağını ısrarla dile getirmiştir? Hem teknolojik hem de personel olarak büyük bir istihbarat imkanına sahip olan devlet, bu provokasyonun ne olduğunu neden açıklamamaktadır? Eğer Kadıköy ya da Çağlayan Meydanı’nda yapılmış olsaydı, provokasyon olmayacak mıydı? Adı geçen yerlerde güvenliği sağlayacak olan polis örgütünün, neden Taksim’de güvenliği sağlamayacağına ilişkin ikna edici bir açıklama yapılmış değil? Neden Taksim’e çıkacaklara karşı ısrarla “orantılı güç kullanılacağı” uyarısında bulunulmuştur? Bu orantı nedir? Neye göre kuruluyor? Kim belirliyor?..
Polisin, savaşlarda bile dokunulması yasak olan Şişli Etfal Hastanesi’nin acil servisine attığı gaz bombaları ile topluma ne tür bir mesaj verilmek istendi?..
Ya hükümet?..
Başbakan Erdoğan’ın, olaylarla ilgili olarak “Güvenlik güçleri üzerine düşen görevi yerine getirmiştir” yaklaşımı, hangi AB üyeliğiyle ya da hukuk devleti ilkeleriyle uyuşmaktadır? Başbakan, uluslararası bir sendikal örgütü, bir hastaneyi ve genel başkanı Meclis’te milletvekili olan bir parti binasını gaz bombalarıyla bombalatmanın nedenini topluma zaten açıklama gereği duymadı ama bunu AB’ye nasıl izah edeceği merakla bekleniyor. Asıl önemlisi de bunu, sık sık dile getirdiği demokrasi ve özgürlüklerle nasıl bağdaştıracaktır?..
Başbakan’ın polisin tutumunu onaylaması, Demirel’in yıllar önce “Ben, ‘sağcılar adam öldürüyor’ dedirtmem” yaklaşımını hatırlatıyor. O açıklamadan sonra daha çok insanın öldürüldüğü bir sürecin başladığı biliniyor.
Peki, AKP neden böyle bir tercih yapmıştır? Hangi nedenlerle Taksim konusunda sol ve emekçilerin önemli bir kesimini karşısına alma kararlılığını göstermiştir? Üstelik de toplumsal desteğe ihtiyaç duyduğu bir dönemde... Acaba, geçmişin Milli Türk Talebe Birliği ruhu muydu, derin devletle uzlaşması mıydı böyle davranmasına neden olan?
Gelelim Taksim’e çıkmak isteyen muhalefete...
Taksim’de her türlü saldırıya maruz kalanlar emekçiler... Emekçilerin haklarını savunanlar, Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyenler; yani emekçiler, kadınlar, Kürtler, Aleviler, Ermeniler, gençler... İstanbul varoşlarına göç etmek zorunda kalanlar; işsizler, öğrenciler, emekliler...
Polisin ve devletin tutumu karşısında dehşete düşen söz konusu kesimler, birlik ve dayanışma ihtiyacının acil hale geldiğini daha iyi hissettiler.
Taksim’e gelenler, devletin tutumuna karşı alternatifsizliğe de tanık oldular. Ama bir o kadar da bunun, emekçilerin ve solun güçsüzlüğünden, çok parçalı oluşundan kaynaklandığını gördüler.
Devletin, kendilerine, 1 Mayıs’a çıkmak isteyenler değil de düşman olarak baktığını gördüler.
Ama buna karşı nasıl bir tutum alınacağı konusunda kafalar aynı netlikte değil. Henüz bunun gereklerini yerine getirecek noktada da değil.
Örgütlülük olarak zayıf, sendikal güç açısından birkaç parçaya bölünmüş, siyasal açıdan parçalı...
Çok ötelere gitmeye gerek yok. Türk-İş başkanının son gece Taksim’e çıkmaktan vazgeçmesinin nedeni ne? Ya Hak-İş?.. Niye Ankara’daki 1 Mayıs’ı, Ankara Sendikalar Platformu’yla değil de tek başına Tandoğan’da kutladı? İstanbul’daki kutlamalara niye katılmadı?.. Türk-İş başkanı neden Ankara’daki kutlamalara katılmadı? Emek Platformu neredeydi? Hani parçalanmamıştı?.. Toplusözleşmelerinde 1 Mayıs’ın bayram olarak gözüktüğü ve o gün izinli sayılan işçilerden kaçı Taksim’e geldi? Gelmediyse neden gelmedi? Örneğin Taksim’in arka bahçesindeki Dolapdere’deki yüzlerce işçi, neden 1 Mayıs’a katılmak yerine çalışmaya devam ettiler? Onların haberi yok muydu?.. Arkadaşlarını döven polisleri alanlara taşıyan hangi belediye çalışanlarıydı?.. Bunlar hangi sendikaya üyedirler? Sol neden bu kadar bölük pörçük? Muhalefet niye güçlerini birleştiremiyor? KESK, DİSK ve Türk-İş neden tek çatıda toplanmıyor?
Ya sol partiler, demokratik kitle örgütleri?..
Bütün bunların cevabını yerel seçimlerde ancak anlayabileceğiz. İşte ancak o zaman 1 Mayıs’tan muhalefetin nasıl bir ders çıkardığını göreceğiz!..
Hüseyin Deniz
ÖNCEKİ HABER

Çözüm için ortak
akıl

SONRAKİ HABER

'Facebook'un paylaştığı kullanıcı bilgileri, açıklanandan daha fazla'

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa