Fotoğraf: AA

gepgençler arasında bir ipihtiyar

İzmir’de bir kent içi ulaşım aracında, iki kadın konuşuyordu, arkamdaki koltukta. Bir gün oldukça yaşlı bir adam binmiş otobüse. Boş yer yok. Oturanlar arasında en genç olana, o kişiye yerini vermesini rica etmiş.


İzmir’de bir kent içi ulaşım aracında, iki kadın konuşuyordu, arkamdaki koltukta. Bir gün oldukça yaşlı bir adam binmiş otobüse. Boş yer yok. Oturanlar arasında en genç olana, o kişiye yerini vermesini rica etmiş. Gencin yanıtı şöyle olmuş: “Kendisine güvenmiyorsa, sokağa çıkmasın…” Bunu duyunca, W. Shakespeare’in şu sözü geldi aklıma: “Yaşım güçlü bir kıştır, dondurucu ama zarif…” Acaba o yaşlı adam gerçekten yaşlı mıydı ve o genç de gerçekten genç mi? Adam hafifçe gülümseyerek geçmiş arkalara, genç de aygın-baygın uzanır gibi oturmasını sürdürmüş…
Neyse… Son İstanbul’a gidişimde, sık sık kızımın çalıştığı Misket Şarapevi’ne gidiyordum, Beşiktaş’taki. Bir gidişimde, “Baba,” dedi kızım, “Bu gece Bilgi Üniversitesi’nde ‘Gepgenç Festivali’ dolayısıyla Baba Zula’nın konseri var. Hadi gel…”
Baba Zula’yı ilk kez “Kökler”le tanımıştım. Öğrenmenin yaşı yoktur derler, doğruymuş. (İzmir’e dönünce “Mad Professor”, “Tabutta Rövaşata” (Film müziği), “Dondurmam Gaymak” (Bu da film müziği), “Üç oyundan 17 müzik” başlıklı CD’lerini dinledim. Ahhh, neydi zamanımın plakları, 33’lükleri, 45’likleri, 78’likleri/Taş plakları/? Sahi, bir plağın ömrü kaç yıl, CD’nin ki kaç yıl?
Belki yaşıma uygun düşmüyordu, ama sevdim Baba Zula’nın yapıtlarını. Ne demiş atalarımız, “Müzik yaş, cins, ırk, din tanımaz.”
Silahtarağa’daymış, Bilgi Üniversitesi’nin kampüsü, Santralistanbul. Taksim’den bir taksiye bindik, 15 YTL’ye Santralistanbul’a gittik. (Bu arada söyleyeyim: Aynı mesafe için İzmir’de ödenecek miktar üç aşağı-beş yukarı 40 YTL’dir. Demek İstanbul’un taksi fiyatları ucuzmuş.)
Kocaman bir alan. Hıncahınç dolu, gençlerle. Açık söyleyeyim, ilk anda biraz utandım. Tüm gençlerin yaşı 20 civarındaydı. Tek-tük 30’luk vardı. Ya ben?.. Zaten bazı gençler, güya hissettirmeden yan yan bakıyorlardı bana, kızgınlıkla değil, şaşkınlıkla.
Baba Zula sahneye çıktığı zaman yer-gök inledi. Ne çok tanıyanı varmış. Kulağım Baba-Zula’da, gözlerim gençlerdeydi. İlginçtir, arada bir-iki genç “En büyük Türkiye, başka büyük yok,” havalarındaydı.
Yanımda iki Fransız genç vardı. Belki de benim o kalabalıkta kaybolmamamı sağlamak için yanımdan ayrılmıyorlardı. Biri Sylvain Chateauveux, öteki de Partice Guyol. İkisi de, Toulouse’luydu.
Ve bir saat sonra dönüş başladı. Ben eve gideceğimizi sanırken, İstiklâl Caddesi’nde yürürken buldum kendimi, gençlerle. Yağmur, Nevin, Partice ve Sylvain’le önce, bir ara sokaktaki “Araf”a gittik. Kapalıymış, restore edildiği için… Gepgençler beni bir başka yere götürdüler. Baba Zula hayranları ha Fransız, ha Türk, bir başkaydılar…
Ve saat sabaha karşı 4, dönüyoruz. İstiklâl Caddesi yine cıvıl cıvıldı.
Neyse, gepgençlerin arasında bir ipihtiyar olarak, değişik bir havayı yaşadım. Bunu da Baba Zula’cılara borçluyum…
Bülent Habora
www.evrensel.net