EKONOMİ ve POLİTİKA

  • Dünyada yat yapımında dördüncü sıraya yükselmiş olan Tuzla tersanelerindeki yoğun sömürünün anlaşılabilmesi için onlarca emekçinin kanı mı gerekli idi


    Dünyada yat yapımında dördüncü sıraya yükselmiş olan Tuzla tersanelerindeki yoğun sömürünün anlaşılabilmesi için onlarca emekçinin kanı mı gerekli idi. Onlarca emekçi ölürken de hâlâ kabahati sistemde ve bu sistemden palazlanan kan emicilerde değil de, kanları pahasına boğaz tokluğuna emeğini satan insanlara yüklemeye çalışıyoruz. Emekçileri Taksim’e çıkarmamayı göze aldığında etrafa nasıl bir dehşet saçabileceğini “millî iradeye ram” olarak cümle aleme ispat etmiş olan siyasal erkin ve bu siyasal erkin arkasındaki “insana yabancılaşmış burjuvazi”nin sendikaların yükselen sesine ve ölümlere soğuk yaklaşımı insansal açıdan anlaşılır gibi gelmemekle beraber, sistem mantığı itibariyle fevkalade anlaşılır olmaktadır!
    Bir ekonominin akılcı kalkınması piyasa güçleri ve göstergeleri doğrultusunda değil de, toplumsal planlama ile yapılacağı fikrini, tüm yerküreyi sömürüsü altına alan sömürgeciler tarih sahnesinden sildikten sonra, bu habis düşünceye “ram olan” bizler de planı pilava dönüştürdükten sonra, hele de 2000 IMF programından sonra tüm işlerimizi piyasaya havale ettik ve piyasanın sihirli eli ile kalkınabileceğimiz hayaline kapıldık. Ne eğitim ne de sanayi alanında hiçbir plana sahip olmadan ve ileriyi göremeden yat yapımına kalktığımızda, gelişme hızına uyamayan emekçi kesimleri ile karşılaştığımız gibi, akıl almaz saçmalığı ortaya atma “cahil cesareti” ni gösterebildik!
    Bu tersanelerde dünya düzeyinde üretim yapılırken, taşeron sisteminin hüküm sürüyor olduğundan işveren haberdar değil mi idi! Daha ilk ölüm olayı olduktan sonra hiçbir önlem almayan, hatta basından öğrenildiği kadarı ile, ilk olayları basından kaçıran bu patronlar, emekçilerin deneyimsiz, deneyimsiz olduğu kadar da sigortasız olduklarının farkında değil mi idi! Kâr hırsı ile yanıp tutuşan çevrelerin ve onların amacını paylaşan taşeron patronlarının deneyimsiz ham emekçiyi sigortalamak gibi bir amacı olabilir mi! Dolayısıyla, ölümler çoğalıncaya dek suskunluğun devamı sistem gereği doğal olmakla beraber, suçlu olarak kimleri yakalamak gerekiyor! Emekçiler öldü, aileleri acıyı içleri gömdü, ama millet ve adalet sistemi olarak bizler de tüm bu ihmaller ortamını yaratanları ve çıkarları gereği sürdürenleri sineye çekmedik mi!
    Sosyal Güvenlik Yasası’nı IMF kalkanı ile tüm toplumun gözünün içine baka baka savunan hükümet cenahı ve ilgili bakan, bu kanun çıkarılırken, aynı anda, kayıt dışılığın da önlenmesi gerekir diye feryat eden çevrelere kulağını tıkamadı mı! “Millî iradeye ram” olmuş olan bu iktidarın ve ilgili bakanın Türkiye’nin tekstil ihracatının bel kemiği olarak gösterilen İstanbul’da Merter’in arka bölgelerinden haberi yok mu! Evet, orada insanlar aniden ölmüyor, çünkü o bölgedeki faaliyetin niteliği gemi yapımı kadar ağır değil. Ama o emekçiler de daha genç yaşlarında yavaş yavaş eriyor!
    Ölüm, sömürünün doruk noktasıdır ve anlık şiddet şeklinde ortaya çıktığı için rahatlıkla algılama alanımıza girer. Oysa, sendikasız ve sigortasız boğaz tokluğuna çalıştırılan emekçiler sağlıklarını yitirerek, yavaş yavaş ölüyorlar. Ama ne burjuvazinin ne de siyasal erkin bu noktada söyleyecek bir sözünün olmadığı hayretle görülmektedir!
    Marks’ın, dönemin İngiltere’sinde kadınlar ve çocuklar da dahil tüm emekçilerin hoyratça sömürüldüğünü görerek, “kapitalizm” olarak adlandırdığı sistem, ilk dönemlerinden günümüze dek, sermaye hakimiyetinin başatlığında, çevresindekileri farklı dönemlerde farklı derecelerde metalaştırıp sömürerek, hakimiyetini sürdürmüştür. Günümüz koşullarında, emekçilerin kazanılmış haklarının geri alındığı gerçeği ve söylemi, kapitalizmin tarihsel U-dönüş sürecini yansıtmaktadır. Başlangıç aşamalarında yoğun insan sömürüsü üzerinde yükselmiş olan sistem, bazı tarihsel koşullar altında zorlanarak ya da sosyal demokrasi uygulamalarında olduğu gibi çoğu durumda da bizzat kendi çıkarı doğrultusunda, emekçi sınıfla ittifaka girerek, kapitalist egosuna kısmen ket vurmuş, ancak günümüzün küreselleşme ortamında tüm kozlar sermaye lehine dönünce ve sermayeler arasındaki rekabet kızışınca yine tarih sahnesine çıkmış bulunmaktadır. Böyle bir süreçte, sistemin devinim yasası gereği, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşanan gerçekleri insansal açıdan ele almak ve yorumlamak sistem mantığı ile uyumlu görülemez. İşte bu nedenle salt Tuzla olayını odağa yerleştirmekle bir yere varılamaz!
    Kapitalist sistemin ruh inceliklerinin net bir şekilde algılanmasına ve anlaşılmasına olanak tanıyan günümüz koşullarında insan hakları ihlalleri sadece dayanılmaz koşullarda istihdam ve/veya savaşlar gibi doğrudan insan ölümüne yol açan durumlarla değil, tüm süreçlerde ve hemen tüm alanlarda ortaya çıkmaktadır. Emeğin mutlak ve göreli sömürü ile neredeyse tüketilmesi, çevre kirliliği, ozon yırtılması, doğal kaynakların yağmalanması, esnek ve güvencesiz istihdam koşulları vb. gibi tüm uygulamalar, artık kararların insandan sermayeye, çevresel dokulardan merkez dokulara geçtiğini açıkça göstermektedir. Böyle bir sistem için, “liberal”, “özgürlükçü” ve “demokrat” nitelemeleri kullanılacaksa, bu nitelemelerin içeriği dürüstçe tanımlanmalıdır; hangi kesim için “liberal” ve “özgürlükçü” ve kimin için “demokrat”!
    İzzettin Önder
    www.evrensel.net