ateşkes değil barış istiyoruz

17 yaşındaki M.F. “annesini öldüreceğini bunu en iyi nasıl yapacağına karar vermek için anket yaptığını” ilan etti.


17 yaşındaki M.F. 2008 yılının Mart ve Nisan aylarında “annesini öldüreceğini ama bunu en iyi nasıl yapacağına karar vermek için anket yaptığını” bilgisayar ortamında ilan etti. Mayıs ayında annesini dehşet verecek bir biçimde öldürdü, cesedi parçaladı ve denize atmak üzere 20 ayrı çöp poşetiyle paket yaptı. Her şey, ama her şey soğukkanlılıkla yapılmış gözüküyor.
M.F.’nin annesi, 2007 ve 2008 yılları içinde çocukları tarafından öldürülmüş olan 10’u aşkın anneden biridir.
Bu cinayetler hukukçular için bir suç ve ceza olayı, eğitimciler için eğitimin yetersizliğiyle ilgili bir olgu, psikologlar için ruhsal bir mesele, başka meslek dalları için değişik biçimlerde yorumlanabilecek bir olaydır.
Ben, bir insan için bunların çok önemli olduğunun elbette bilincindeyim, ama bütün bu disiplinler üzerindeki yaygın düşünüşte bir eksiğin belirleyici önemde olduğunu düşünüyorum.
İnsanın değerini eksilten, ölümü en güzel şeylerin başına koyan; ölümü o güzel şeylerin bedeli, karşılığı olarak işleyen, daha da beteri bunu sindirmiş, değersizliği doğallaştırmış zihniyetler silsilesinin egemen olmasını yeterince anlamadan, bilim alanındaki hiçbir disiplinin, sıradan tedbirler dışında adım atmasının olanaklı olmayacağını düşünüyorum.
Ülke için ölünür!.. Hangi ülke için ölünür? Yedi ceddimi açlık içinde sürüklemiş ve benden sonra bilmem daha kaç kuşağı sefalet içinde ve yaşama sevincinden yoksun olarak sürüklemenin egemen kılındığı ülke için.
Bir değersizlik, başka bir değersizlikle “yükseltilmiş” oluyor.
Bu nedenler “sıradan” olarak değerlendirilen cinayetlerin arkasına başka bir ışıkla bakmayı zorunlu kılıyor.
Bu ışığın günümüzdeki adı barıştır.
***
Rastlantıya bakın ki M.F.’nin annesini doğradığı günlerde, Francisco Goya’nın yeni bulunmuş üç deseni sanat piyasalarına sürüldü. Sanat piyasası ve resimlerden haber veren gazetelerin çok önemli bir bölümü resimlerin parasal karşılığını öne çıkararak karşıladılar bu eserleri.
Oysa bizim için, bu tarihin olağanüstü güzellikteki haberlerinden biriydi.
Bu üç desen sanki 18. yüzyılda değil de günümüzde savaşın, asker ve gerilla ölülerin yaraladığı, insan yaşamının değersizleştirilmesinin egemen bir politika haline getirildiği Türkiye’nin hali pür melali görülerek yapılmıştır.
Goya, toplumsal cinnetin doğal bir yaşam süsüyle dolaştığı toplumlarda insanın insana yapabileceği zulmün üç boyutunu göstermektedir.
İlk karede kadınlar var. Eserin adı “Down They Come.”
Kadınlar boşluktalar. Ortadaki kadın öndekinin saçını çekiyor. Yüzünde cinnetsi bir sırıtış var. Öndeki kadının yüzü acıyla gerilmiş. Goya’nın desenine verdiği isim “Yükselirken Alçalmak” diye de çevrilebilir. Ressamın daha önce yaptığı, “Kurşuna Dizilenler” tablosu ve “Savaşın Yıkımları” gibi seri resimlerini anımsarsak, bu cinnetin nasıl bir toplumda yaşandığını bulmayı da kolaylaşacaktır.
Goya savaşların, işgallerin ve dinsel sömürünün art arda toplumsal yarılmalar yarattığı İspanya’yı, birlikte yaşadığı toplumlarla ilişkisi ve gerçekliği içinde resmetmektedir. Savaşın, işgalin, dinsel sömürünün yarattığı parçalanmalar, bu toplumlarda sıradan gibi görünen ve gösterilen her davranışın dışavurumunda kendini gösterebilmektedir.
Bana bunları düşündüren Goya’nın yeni bulunan ve ressamın “Pişmanlık” adını verdiği eseridir. Haçın önünde dua eden adamın ağzına ve gözlerine iyi bakmalısınız... Bir an sonra bir mezarın koyu boşluğuna bakarken bulacaksınız kendinizi... Bu resim yalnızca Munch’un çığlığının öncülü değildir, aynı zamanda yakarışla acı çığlığı birbirinin içinde gösterdiği için de olağanüstü ve can yakıcıdır.
Bu adamın yüzü şimdi Türkiye’dir.
***
Zalimlik eden sınıflar, bunu yaparken yalnızca öldürmekle, insan canı yakmakla yetinmiş olmuyorlar, bunun kültürünü de oluşturuyor ya da oluşmuş olanın başka boyutlara yükselmesine yol açıyorlar.
Şehirdeki kadınlara ve öğrencilere zulmeden Constable Lampinos bir atın karnındadır. Yalnızca atın kıçından çıkmış kafasını görüyoruz. Ama köylülerin cezalandırdığı bu yerel yöneticinin kafasını aynı zamanda sokak köpekleri de görmektedir.
Goya’nın desenin altına yazdığı nottan, “halkın zalim Constable Lampinos’tan intikam alması” olduğunu öğreniyoruz. Evet, halk bir zalimi, bir gece boyunca bu atın karnına hapsetmiştir. Ölü bir atın içinde geçirdiği bir gecenin ardından, bu adam, kendi zulmünün neye denk düştüğünü anlamış mıdır orasını bilemiyoruz. Ama şunu biliyoruz: Nefret ve kindarlığın kaynağı olanlar, nefrete ve kindarlığa bağlı olan şiddete doğrudan uğradıklarında, onlar da uzlaşmadan, ateşkes veya barıştan söz eder hale gelebilmektedirler.
Ancak, barış sadece zulmedenin zulümden vazgeçmesinden ibaret değildir. Barış zulmün bir kültür olarak, insanca bağlanma ve özen kültürüyle yer değiştirmesi, bunun olanaklarının yaratılması ve sürekli kılınmasıdır.
***
Bir Goya’nın resimlerine bakın, bir de bizim o güzelim halk türkülerimizin içine sinmiş savaş kültürünü düşünün. Türkülerde bile sevdiğimizin yüzünü mühimmat deposuna çevirmekteyiz: Kaşlar yay, kirpikler ok, saçlar kement, gözler hapishane, dil mızraktır.
Sevmek üstünlükle eş anlamlı hale gelmektedir. İşte böyle olan ülkemizde çocuklar annelerini öldürüyor, Kürt de Laz da kendi kızını “namus” ve “töre için” öldürüyor, adam sevdiği kadını “sevdiği için” öldürüyor, fanatikler birbirini öldürüyor, televizyonda herkes herkesi öldürüyor ve haber bültenleri Kürt bölgelerindeki dağlardan gelen ölüm haberleriyle açılıp ve başka ölümlerle kapanıyor.
Biz yediğimiz her lokma ekmekte savaşı yeniden ve yeniden satın alıyoruz. Evet, bütün bu kinin, nefretin ve kıyımın parasını biz ödeyip, acıyı ve yıkımı satın alıyoruz.
Goya, barışı tarihin bir ayrıntısı sayan Avrupa egemenlerinin insana armağan ettiği tükenmek bilmez o çileye ve cinnete bakarak yaratmıştır eserini.
Biz bugün barış isteyenler, tarihi Goya’nın gözleriyle bir kez daha okursak eğer, göreceğiz ki; barış ezenin ezme biçimlerini, kahrını ezilenlerin sineye çekmesinin üzerine kurulamaz. Haksızın galibiyetinden barış çıkmaz/ çıkamaz…
Haksızın üstünlüğüne yaslanan barış, haksızın yeni kurallarından ötesi değildir.
Goya haksızlığa ve zorbalığa yüzyıllarca içine atarak katlanabilmiş halklarda, bütün bu içine atmaların dışavurumlarına bakarak yaratmıştır eserini.
Her toplumsal olgunun toplumların dilinde bir tanımı, karşılıkları vardır. Ama her toplumsal olgunun kendisiyle birlikte getirdiği bir kültür ve dil vardır. Goya barışın dilinin ve kültürünün egemen olamadığı toplumlarda, ortada hiç savaş gözükmese bile olup biteni görmenin olanaklarını veriyor bize.
Bunu görmek ateşkesle yetinmeyi değil, barış istemeyi zorunlu kılmaktadır.
Barış üstünüzde olsun.
Tevfik Taş
www.evrensel.net