10 Haziran 2008 00:00

DURUM

Şerif Mardin, genelde Türkiye’nin yaşayan en büyük sosyal bilimcisi olarak kabul ediliyor. Şerif Mardin’in “dinci-laikçi” bölünmesi tartışmalarına en son armağan ettiği terim, “mahalle baskısı” idi

Paylaş

Şerif Mardin, genelde Türkiye’nin yaşayan en büyük sosyal bilimcisi olarak kabul ediliyor. Şerif Mardin’in “dinci-laikçi” bölünmesi tartışmalarına en son armağan ettiği terim, “mahalle baskısı” idi. Mardin, bu bölünmeye son günlerde yeni bir tartışma konusu daha hediye etti! Bu tartışmanın konusu “öğretmen ve imam”. Mardin’e göre, öğretmen imama yenildi! Mardin, “mahalle baskısı” ile anlatmak istediği şeyin anlaşılmadığını, konunun kendisinin ifade etmek istediğinden farklı yöne çekildiğini söylese de, bugün siyaset “dinci-laikçi” cepheleşmesi temelinde bölündüğü için, sonuçta söylenenler eğer belirli muğlaklıklar içeriyorsa, bir tarafın eline silah vermek anlamına geliyor.
Mardin, Cumhuriyet’in, “iyi, doğru, güzel” bir yanıtının olmadığını, bu yanıtın din tarafından verildiğini ileri sürüyor. Bu tartışma şimdilerde dincilerin bir “Gazali’si mi vardı ki, Cumhuriyet bir Kant çıkaracaktı” biçimini alarak devam edip gidiyor. Anlaşıldığı kadarıyla politik alanda söz konusu tartışma devam ettiği sürece yeni konu ve malzemelerle yoğunlaşacak. Ama nereye kadar?.. Bu soruya; ‘toplumun siyasi bölünmesinin ve bölünmenin tarafları arasındaki mücadelenin, toplumsal sınıfları temel alan bir zemin üzerinde politika yapan kesimlerin ağırlıklarını koyması ile yerli yerine oturmasına kadar” diye genel bir cevap verilebilir. İşlerin bu yöne doğru genişlediğinin güçlü belirtileri de bugün ortaya çıkmakta.
Ama burada, yukarıda ortaya atılan “yeni” sorunu biraz irdelemek yararlı olacak. Anlaşıldığı kadarıyla Şerif Mardin, sorunu keskin karşıtlıklar içerisinde ortaya koymayı, ama bu karşıtlıkların arasındaki ilişkiyi -olumlu ve olumsuz yanları ile- irdelememeyi tercih eden bir yönteme sahip. Savaş sırasında, halkın desteğini kazanmak için din adamlarından alınan destek zaten iyi bilinmektedir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeni Cumhuriyet, halifeliği kaldırmasına; tekke, zaviye ve tarikatları yasaklamasına rağmen, imamı devlet memuru yaparak, dinle keskin bir çatışma içerisinde olmamayı tercih etti. Cumhuriyet’in dini tercihi, İslamın Sünni yorumunun egemen olması oldu.
Ulusal tercih ise Türklük olarak şekillendi. Balkanlardan, Kafkaslardan gelen halkın -Boşnak, Abaza, Çerkez, Arnavut vb.- Türkleşmesi teşvik edildi. Buna karşın Hıristiyan Türkler -Karaman Türkleri- mübadele ile Yunanistan’a gönderildi! Bu örnekleri çoğaltmak olanaklıdır, ancak bu yazı çerçevesi içerisinde sorunun anlaşılması için yeterlidir. Açıkçası Cumhuriyet, kendi kontrolü altındaki bir dini yaratmak için çaba gösterdi. Bu açıdan bakıldığında, imam ile öğretmen arasında keskin bir karşıtlık görülmüyor! Ama “modernleşmeye” çalışan her toplumda ortaya çıkan “ilericiler-gericiler” ayrımı, Cumhuriyet’te de ortaya çıktı ve bir mücadelenin konusu oldu. Cumhuriyet’in maddi, toplumsal temelinin -kapitalizmin geri düzeyi, köklü bir burjuva devriminden geçmeme vb.- zayıf olması, bu çatışmayı uzattı ve bugünlere taşıdı. Ayrıca vurgulamak gerekir ki, bu keskinlikte olmasa da, bugün gelişmiş ileri ülkelerde de din önemli bir yer tutuyor ve yer yer dini sembollerin kullanımı yaygınlaşıyor.
Özetin özeti olarak diyebiliriz ki; geçmişte aydınlanmanın çarpıcı sembollerinden birisi olan öğretmen, bugün ancak işçilerin aydınlanmasına katkıda bulunabildiği ölçüde toplumsal olarak ilerici bir rol oynayabilir. İmam ise iş cinayetleri ile telef olan, aşırı sömürülmesine karşın açlık ve yoksulluktan kurtulamayan “müminlerin”, sürekli cenaze namazını kıldırmak, yoksullukları üzerine masallar anlatmakla kalırsa, zaten bir süre sonra tüm inandırıcılığını yitirecektir.
Bütün bu tartışmaların ve mücadelelerin sonucunu genel olarak şöyle özetlemek olanaklıdır: Bugün ülke, yarım yamalık gerçekleştirebildiği bir burjuva devriminin geriye bıraktığı sorunlarla boğuşmakla meşguldür. Ama bu boğuşma artık Cumhuriyet’in ilk yıllarından farklı olan bir zemin üzerinde gerçekleşmektedir. Bugün artık gelişkin bir işçi sınıfı, bu sınıfın etrafında birleşebilecek geniş bir emekçi kitlesi ve demokrasi mücadelesine atılan toplumsal kesimler bulunmaktadır. Yığınların demokrasi ve bağımsızlık talepleri yükselmekte, imamın ve öğretmenin etkilediği kitleler birleşme eğilimi göstermektedir. İşbirlikçi egemen sınıfları korkutan, mevcut kamplaşmayı sürekli kışkırtmalarına neden olan da bu gelişmedir. Ama kitleler söz konusu olduğunda her mücadele ilerletir ve hesaplaşmayı derinleştirir.
Ahmet Yaşaroğlu
ÖNCEKİ HABER

Ankara Barosu’ndan Senato’ya ret

SONRAKİ HABER

Yüzlerce geyik öldüren avcıya hapis ve ayda 1 kez Bambi izleme cezası

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa